• BIST 89.809
  • Altın 145,306
  • Dolar 3,6167
  • Euro 3,9083
  • Ankara : 4 °C
  • İstanbul : 9 °C
  • İzmir : 8 °C
  • Çankırı : -2 °C
  • Antalya : 9 °C
  • Eskişehir : 0 °C

'Asker gitti, Müslüman vesayeti geliyor..."

Asker gitti, Müslüman vesayeti geliyor...
Yazılarını yeni kitabında toplayan Murat Belge’ye göre, askeri vesayet yerine Başbakan’ın zihnindeki Müslüman vesayeti geliyor dedi
Murat Belge’nin Şirket Dağılırken adlı yeni kitabı perşembe günü raflarda. Şirket Dağılırken, yeni kurulan Ka Kitap'ın da ilk yayını. Belge’nin Cumhuriyet'ten Politika'ya, Radikal'den Taraf'a kadar farklı mecralarda yayımlanan köşe yazılarından oluşan kitap, Türkiye’nin modernleş(eme)me ve demokrasiye ulaş(ama)ma sürecinin kısa tarihi niteliğinde de okunabilir. Kitabı konuşmak Türkiye’yi konuşmak gibi. Haliyle "paket" bir konuşma yaptık. Söz, Murat Belge’de...
 
“Türkiye’de köşe yazarlığı yapmak ister istemez insanın kendini tekrar etmesine neden oluyor” diyorsunuz. 70’lerde yazdıklarınızın bugün de geçerliliğini koruması neye işaret eder?
 
70’lerden beri ne yazıyordum ben diye düşündüğümde... Demokrasi. Durmadan kendimizi tekrarlıyorsak, demek ki benzer şekillerde demokrasi eksikliği karşımıza çıkıyor. Türkiye’nin siyasi ilişkiler yapısı demokrasiyi getirmeye, yaşatmaya hevesli değil. Burada yaşayan galiba yabancı bir gazetecinin bir sözü var: Monoton bir gün geçirmek mümkün değil bu memlekette, her gün bir olay oluyor. Doğru. Herhalde İsviçre’de gazetecilik yapsan sıkılırsın, bir şey olmuyor çünkü. Yavan bir memleket. Ben bunu doğruluyorum ama biraz düşününce... 30 senedir demokrasi eksikliğini yazıyorum.
 
Hiçbir şey olmadı mı?
 
Böyle demek tabii abartı olur. 30 senede zaten ağaç yıkılıyor, dam çöküyor falan. Zaman bir şeyler yapıyor. Bu arada biz ne yapıyoruz? Bu toplumu demokrasiye götürmek için...
 
Ne yapıyoruz?
 
Mesela başından beri bu hükümete iyi gözle baktım. Kanını içmeye çalışan Kemalistlerle de kalem mücadelesi verdim. Çünkü şimdiye kadarki en dişe dokunur şeyleri yaptılar. Ama günümüzün konusu olan bu pakete baktığımızda... Vakit kaybı.
 
Ne açıdan vakit kaybetmek?
 
Cengiz (Çandar) yazdı: Süryanilere birilerinin gasp ettiği kiliselerini geri vermişiz, bunun adı da demokrasi paketi oluyor. Kürtlerle ilgili birtakım şeyler gayet yarım ağız geçiştiriliyor. Üç tane harfe özgürlük geliyor. Ertuğrul Özkök yazmış- o da son zamanlarda hakşinas olmaya başladı: “Güleceğim ama gülemiyorum, çünkü geçmişte birileri bu komikliği ciddi ciddi kanunlara koymuş.” Bu demokratikleşme değil eziyetten kurtulmak. Ama öyle bir ortamda yaşıyoruz ki eziyet devam ettiği için bundan kurtulmak da önemli bir şey oluyor. Ha bire eşeğini kaybedip bulan bir toplum halindeyiz. Ama “Bunları yaptılar helal olsun” diyecek halimiz de yok.
 
Türkiye’nin modernleşirken her şey hız trenine binmiş gibi yapıldığı için yerleşemediğini yazmıştınız. “Demokratikleşme” sürecini zamana yaymak sözkonusu olamaz mı?
 
Öyle bir şey varsa, eyvallah. Her şeyi bir anda yapamazsın. Andımız kaldırıldı diye partinin penceresinden andımızı sarkıtan adamlar var. Onları yok edemeyiz, kolay kolay ikna da edemeyiz. Nihai çözüme ikna olmalarının yolu nedir? Andımız kalkar, üç sene geçer, memlekette de herhangi bir şey olmamıştır... O zaman “Bir şey de olmuyormuş” diyebilirler. Bir kısmı der. Yani zamana bırakmak sözkonusu olabilir. Ama şu pakete bakarsak, burada Ruhban Okulu’nu, Alevileri söyleyebilirsin... Kürtler daha karışık bir konu, bir şey söylemek daha da zor.
 
Neden Kürtleri ayrı tutuyorsunuz?
 
Onu zor yapan neden, Türk milliyetçiliğinin Kürtlerle ilgili konularda daha fazla ayyuka çıkması. Kürtçe okutulabilir kanunu çıktıysa, bu önemli. Çünkü bunun gibi çok tıkalı konularda birtakım yarıklar açmak lazım. Beni veya Türkiye'deki Kürtleri memnun edecek yasal değişiklikleri yaparlarsa, bu adamlar bunları üç gün sonra asabilirler. Burası da böyle bir memleket. Özellikle o konularda temkinli gitmelerini daha bir anlıyorum. Ama bir sürü şeyi daha getirebilirdi bu paket.
 
Mesela?
 
Ele almadıkları, zaten hiç sözkonusu edilmemişler var. Ama Alevi konusuna girmişler. Mesele sadece Alevileri mutlu etmek, “Dedemiz geldi, hediye dağıttı” meselesi değil. Hakkını vermek. Adam “Cemevi ibadethanemdir” diyor, ne karışıyorsun kardeşim? Cemevleri ibadethanedir diye kanun çıkarsa Türkiye bölünecek mi, deprem mi olacak? Bunu geciktirerek toplumu alıştırma mantığını anlamıyorum. Ama andımızın kalkmış olması bile çok önemli. Allah’a şükür son 60 senedir bağırmadım “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye... Ama etrafımdakilerin çocuğu bağırdıkça hüzün çöküyor...
 
Yapılması gerekenler bağlamında bir fikir birliği var mı?
 
Hükümetle bizim gibi insanlar arasında bir konsensus var mı, emin değilim. Hükümet mesela bir laf ediyor; bir kanunla demokratikleşme sağlanamaz diyor. Ama ardından öyle muhteşem şeyler yaptık ki, diyor. Kardeşim muhteşem bir şey yaptığın yok, mütevazı üç beş şey yapmışsın. Dese ki, “Bir paketle bunları halledemeyiz, merak etmeyin biz bu işin peşindeyiz.” Biz tarihimiz gereği bir kısmı demokrasiyi anlayan, isteyen, geldiği zaman onun içinde yaşayabilecek bir kısmı da anlamayan, istemeyen, gelecek olursa da sıkıntı çekecek insanlardan oluşan bir toplumuz. Demokrasiyi isteyen insanların ne istediklerine dair bir sözsüz anlaşma varsa... O zaman ben de bu paketi eleştirmem, hatta savunurum, “Bugün bu kadar olabilirdi” derim. Ama bu güveni vermiyor.
 
Size güven vermeyen ne?
 
Ne paketin kendisi ne de açıklarken yanında gelenler, ne de Gezi’de ve genel olarak muhalefete, şuna buna karşı davranışları bu güveni veriyor. O zaman da “Geç kardeşim paket maket” demek durumunda kalıyorsun. Paket “Orada bir demokrasi var uzakta, o demokrasi bizim değildir” diyor.
 
Seçim yatırımı olamaz mı? “Bana oy ver ki, devamı gelsin” mantığı olduğunu söyleyenler var...
 
Olabilir. Öyle bir taktik de güdülebilir. Ama bileyim ki oyumu verdiğim zaman arkası gelecek. Oyumu verdiğimde olan, dindar nesil yetiştirmekse o zaman vermeyeceğim oyumu. Ama bilmiyorum.
 
“Türkiye’de demokrasiden rahatsız olacaklar var” dediniz. Kim bunlar?
 
Bir kere bu devleti kuranlar var, belki başlangıçta “Önce şunu şunu yaparız, ileride İngiltere gibi bir memleket olur” diye düşünmüştür. Mustafa Kemal de zannediyorum böyle düşündü. Ama onu yapmak için seçtikleri yollar doğru değildi... Bir de zamanla oturdukları yere iyice ısındılar. Bütün bu sürede de, sürü olarak gördükleri topluma hiçbir zaman güvenmemeleri sözkonusu. Bunlara karşı hep muhalefette kalmış İslamcı kesim var bir de.
 
Onlar demokrasi yanlısı mı?
 
İslamiyet kendi içinde demokratik ilkeler içeren bir din değil. Genellikle dinler zaten böyle şeyleri içermez. İçeremez. Çünkü din Allah’ın kelamını buyurur, Allah’ın kelamı da demokratik olacak diye bir şey yok. Türkiye’de bütün toplum demokratik kültürü yalayıp yutmadığı gibi, Müslümanlar da yutmadı. Onlar da köşelerinde kendilerine yapılanlardan şikayetçi oldu, başkalarına yapılanlardan şikayetçi olmadı.
 
Yani...
 
Yani şu iktidar değişikliğinde, askeri vesayet dediğimiz şey ortadan kalktı, yerine başbakanın da zihnindeki Müslüman vesayeti geliyor. Bu demokratikleşme yolunda adım değil mi? Bir adım ama yeterli değil. “Ben sizin babanızım, hepinizi çok seviyorum, bazılarınızı biraz daha fazla sevsem de idare eder, yaptığıma karışmayın, beğenmedim demeyin...” Böyle bir tavır çok açık. Bu zaten demokratik değil. Demokratik olmayan bir kültürde işte ancak bu kadar demokrasi yaparsın. Bu patriyarkalizm. Bütün dinlerde vardır, İslam’da da bol miktarda var.
 
AKP’li ikinci 10 yıla girerken bir “rol değişikliği”nden bahsediyorsunuz. Açabilir misiniz bunu?
 
Başından beri “Takiye yapıyor” diyorlar. Bu doğru olabilir ama beni çok fazla ırgalamadı. Ben komünistim; iktidar olsaydım, toplumda 30 yıl sonra ne olması gerektiğini çok fazla söylemezdim. Tabii demokrat bir komünist olduğum için 30 yıl sonra olmasını istediğim şeyi, halka sindirerek, anlatarak, özümleterek yapmak isterdim. “Takiye yapıyor, aklında aslında şu var” diyorlar, bunu çok büyük bir günah olarak görmüyorum. Hele böyle bir toplumda herkes biraz takiye yapmak zorunda. Alışkanlıkları var bu toplumun.
 
Geride kalan 10 yıla baktığımızda ne görüyoruz?
 
Özellikle dolaysız rakip, hatta tehdit olan silahlı kuvvetler bütün teferruatıyla bir hayli etkisizleştirilmiş. Orduyu kendilerine bağladıklarını sanmıyorum. Öyle sanıyorlarsa da yanılıyorlar. “Şu Türkiye’de bütün kadınlar kafalarını bağlasa” diye akıllarından geçiregeldikleri şeyleri “Şimdi biraz yapalım” der gibi bir halleri var. Yine de bir teraziye koyup tartsam beklediğimden çok iyi şeyler yaptılar. Daha da erken tıkanabilirdi bu yol. Belki öbür tarafın rezistansı daha demokratik durma ve davranma ihtiyaçlarını örseliyordur. AKP özünde bir demokrasi anlayışı, felsefesi olmayan ama koşullardan ötürü “Şu mu bu mu” denildiğinde daha demokratik olanını tercih etmek zorunda bir oluşum. Orduyu etkisizleştirmek varoluşlarını devam ettirmek adına yapmaları gereken bir şeydi. Ama bunu yaptıklarında Türkiye de daha demokratik oldu.
 
Demokrasi hiçbir zaman amaçlanmadı yani?
 
İktidar olmak istiyorlardı. Kuşatılmışlardı. Onun için bir nevi hava deliği açtılar. Bu bizim tarihin şaşmaz olayıdır zaten. 27 Mayıs Anayasası demokratikti diye hâlâ konuşulur. Neydi demokratikliği? “Cahil halkın oylarıyla seçilmiş kötü niyetli bir hükümete” karşı geleneksel, aslan gibi Atatürkçü bürokrasimizin sistemi korumasıydı. Bu bir anlamda hamhalat köylü kitlelere kentli entelijensiya, küçük burjuvanın hayat haklarını garanti altına almak anlamına da geliyordu. Anayasa Mahkemesi başta, Danıştay falan pek çok yetkiyle donatıldı. Böylece iktidarın kanatları kırpıldı, bürokrasinin kanatları büyüdü. Bunun yarattığı boşlukta da sol hareket çıktı. Darbe yapıp yeniden iktidara gelmeyi tasarlayan bürokratlar solu teşvik ettiği için böyle bir sosyalizm anlayışı çıktı... Türkiye’de demokrasi devamlı amaçlanmayan bir yan sonuç olarak var. Şikayetçi olduğum bu. “Demokrasi iyidir” diye yola çıkan yok. Sosyalistlere de anlatamıyorsun. Sosyalizm dediğiniz şey demokratik olmalı. Kimse o fikirde değil. Bunu faşistler de yapabilir ki yapıyorlar. MHP, Gezi’dekilerin hakkını savunuyor.
 
AKP için kullandığınız “kaba saba çoğulculuk”u sol için de kullanabilir miyiz?
 
Sol için çoğulcu diyemeyiz, “kaba saba”da kalır. Bu bir yapı. Bir tarafta genel olarak Jakoben iktidar yapısı var. Onun olduğu yerde böyle kaba saba çoğulcu bir muhalefet olması çok normal. Sol aslında Halk Partisi’nden boy vermiş fidanlardan, dolayısıyla da o geleneğin dışına çıkamıyor. Siyasi yönetim ekspertiz ve aynı zamanda popüler talepler demek. İdeali “governance,” Türkçede yönetişim diyorlar; yönetenle yönetilenin yönetimi paylaşması. Ama biz bu idealden epey uzağız. Popüler talepler var ama ekspertiz de lazım.
 
Şu anda ekspertizden söz etmek mümkün mü?
 
Bir ölçüde evet. Başından beri iktidarın uzağında tutulmuş bir kesim var. İlk olarak siyaset sahnesine çıktıklarında başlarında Erbakan vardı ki Almanya’da eğitim görmüş, mühendis. İlk kadrolar da öyleydi. Daha sonraki dönemde Müslümanlar her yere yayıldılar. Güçlendiklerini hissediyorlardı, koalisyona girmişlerdi. Bitleri kanlanmıştı tabir-i caizse. Dolayısıyla bir ekspertizle geldiler. Ama sonuç olarak ideolojisinde dinin çok ağırlık taşıdığı bir şey olduğu için ekspertizin kendisi de “Nasıl herkese namaz kıldırırız” gibi yerlere kaymaya meyilli.
 
Başbakan için “Erdoğan’ın defterinde de demokrasi yok” yazmıştınız. İktidara karşı umudunuzu kaybettiğiniz gibi bir izlenim doğuyor. Sizin için kırılma noktası neydi?
 
İktidarı barutu tüketmiş gibi görüyorum. Yalnız, başından beri tam istikrar görmedim ben zaten. Bir sürü şey iyi giderken kalkıp “Öcalan’ı asmayan sensin” gibi iğrenç bir laf etti. O laf benim “Ben artık bu adama güvenemem” dediğim andı. (TARAF)
Etiketler:
UYARI: Okuyucu yorumları ile ilgili olarak açılacak davalardan Sözcü18.com sorumlu değildir.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Sözcü 18 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 539 871 23 98 | Haber Yazılımı: CM Bilişim