• BIST 89.493
  • Altın 146,398
  • Dolar 3,6408
  • Euro 3,9087
  • Ankara : 19 °C
  • İstanbul : 18 °C
  • İzmir : 21 °C
  • Çankırı : 20 °C
  • Antalya : 23 °C
  • Eskişehir : 18 °C

Çağdaş Kölelik

Ömer Lütfi KANBUROĞLU

Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı Ali Babacan Türkiye’deki işsizlik ile çalışma süresi arasında ilginç bir bağ kurmuş.

Evlere şenlik, tam bir “zihni sinir” projesi…

Yaptığı açıklamada Türkiye’de 23 milyon kişinin çalıştığını ve haftalık çalışma süresinin ortalama 59 saat, mesela Fransa’da bu sürenin 35 saat olduğunu belirtmiş. Sayın Bakan çalışma süresinin 59 saat ile insan haklarına bile aykırı bir uygulama olduğunu, süreyi

59’dan 49’a düşürsek bunun 4 milyon ekstra iş gücü yaratacağını, zaten resmi işsiz sayımızın 3 milyon olduğunu, bu sayede işsizliğe de çözüm bulunabileceğini ifade etmiş.

Kendisini ticaret hayatından gelmemiş biri olsa, “sıradan bürokrat işte, ticaretten ne anlar” diyeceğim ama Sayın Babacan siyasete atılmadan önce ticaret yapan bir insandı.  Bazı yetkililer konuyu çok iyi bildikleri halde böyle uçuk-kaçık raporlar yayınlamaya çok meraklılar. Bunun en çarpıcı örneği ATO Başkanlığıdır. Sayın Sinan Aygün’ün ticaretten anlamadığını söylemek mümkün müdür? Elbette değil; ama ATO sürekli, kaynağı ve araştırma yöntemi belli olmayan raporlar yayınlar, bunların da birçoğu ciddiye alınır işte Sayın Babacan’ın yaptığı da bu…

Sayın Babacan, ne 59 saati? Sizin bu söylediğiniz kamu görevlileri için geçerli olabilir oysa özel sektördeki çalışma şartları günde 12 saatten az değildir. Özel sektörde çalışan birçok insanın günde 12 saatten haftada 72 saat çalıştığını, işe gidebilmek için gününün iki saatini yolda geçirdiğini ve 8 saat de uyuduğunu düşünürsek özel ihtiyaçlarını gidermek için kendine kalan süre sadece 2 saattir. Günde iki saat… Bu insan kalan iki saat süre içinde yemek yiyecek, tuvalete gidecek, giyinecek, banyo yapacak, tıraş olacak, çocuğu ile ilgilenecektir. Bu yaşam biçimi insan haklarını bir kenara bırakın, hayvan haklarına bile aykırıdır.

Türkiye’de işyerlerinde yasa gereği işyerinin bir köşesine (görünmesi lazım değil) “Çalışma Saatleri” diye bir tabela asılıdır. Bu tabelada “Hafta içi: 08.30-12.00/ 13.00-17.30 Hafta sonu:08.30-13.30” diye yazar. Bu, kanunen uyulması gereken çalışma saatleridir. Komik değil mi? Hiç buna uyan bir işyeri gördünüz mü? Kazara çalışan personel uyma talebinde bulunsa kapının önüne koyarlar.

Evet… Sayın Bakan teorik olarak çok güzel bir konu yakalamış, kâğıt üzerinde işsizliği bile çözer. Aynı Sayın Başbakan’ın “her işyeri bir kişi işe alırsa işsizlik çözülür” dediği gibi. Elimizi vicdanımıza koyarsak, Allah için, teorik olarak doğru söylüyor; hatta her işyeri 3 kişi işe alsa Türkiye dünyanın lider ülkesi bile olabilir. La havle…

İşsizliğin çözülmesi için istihdam yaratmanın ve istihdam yaratmak için nelerin yapılması gerektiğini yazarak herkesin bildiği şeyleri burada tekrar sıralamayacağım. Böyle bir hesap olur mu? Örneğin Ankara’nın bugün her yerinde mantar gibi bitiveren devasa alış veriş merkezleri aslında çalışanlar için birer “çağdaş hapishane” haline dönmüştür. İnsanlar işyerine sabah girmekte ve gece yarısı çıkmaktadır. Çoğu dışarıdaki havanın güneşli mi, yağmurlu mu olduğunu dahi görememektedir. Yarı açık cezaevlerinde bile daha insancıl yaşam koşulları vardır, gerçekten… Bu bir yüzkarasıdır. Üstelik bu şekilde çalışanların hiçbiri fazla mesai ücreti de almıyorlar.

Sayın Bakan doğru bir tespit yapmış, Türkiye’de yaşanan “çağdaş kölelik” sorununa değişik açıdan yaklaşmıştır; ama bu konu bir insan hakları meselesidir. Eğer bu problemi çözebilirseniz “işsizliği” değil insanların sosyal hayatlarındaki sıkıntıları halletmiş olursunuz.

Geleceğe hazırlıyoruz dediğimiz evlatlarımızı sabah-akşam ders çalıştırarak onların çocukluklarını çaldığımız gibi, insanlarımızın çalışma şartlarını da kölelik düzenine endeksleyerek hayatlarını çalıyoruz.
Çalmak toplumsal hastalığımız olmuş. Çalıştığımız yeri, devlet bütçesini, belediye kasasını, hazine arazisini çaldığımız yetmiyor insanların umutlarını, hayatlarını ve geleceklerini de çalıyoruz.
İnsan haklarını savunmak için “insan hakları yasası” gerekmediğini, sadece “insan” olmamız gerektiğini ne zaman öğreneceğiz? 

Bu yazı toplam 1091 defa okunmuştur.
UYARI: Okuyucu yorumları ile ilgili olarak açılacak davalardan Sözcü18.com sorumlu değildir.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Sözcü 18 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 539 871 23 98 | Haber Yazılımı: CM Bilişim