İYİ Parti’nin grup toplantısını her hafta izlerim. Müsavat Dervişoğlu’nun geçtiğimiz hafta yaptığı konuşma, günlük siyasi polemiklerin ötesine geçerek Türkiye’nin yapısal sorunlarına değinmesi dikkatimi çekti.
Dervişoğlu’nun dile getirdiği "Bugünlerimizi mahvettiğiniz gibi, yarınlarımızı da mahvediyorsunuz" ifadesi, sadece bir siyasi eleştiri değil, aynı zamanda ülkenin geleceğine dair derin bir kaygının ifadesiydi. Bu kaygının merkezinde ise hiç şüphesiz Türkiye’nin en büyük sermayesi olan gençler yer aldı.
Dervişoğlu, ülkenin en önemli hazinesi olan gençlerimizin haiz durumunu anlattı.
Bugün Türkiye’de genç olmak, her zamankinden daha zor bir hâl almış durumda.
Eğitim, istihdam ve yaşam koşulları açısından değerlendirildiğinde, gençlerin önündeki alan giderek daralıyor. Üniversitelerden mezun olan yüz binlerce genç, diplomalarına rağmen iş bulamıyor, iş bulabilenler ise çoğu zaman emeklerinin karşılığını alamıyor.
Bu durum yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda sosyal adalet ve fırsat eşitliğini de ortadan kaldırıyor.
Özellikle liyakat ilkesinin zayıfladığına dair yaygın kanaat, gençler arasında derin bir umutsuzluk yaratıyor. Kamuya personel alımlarında ya da çeşitli kurumlarda işe yerleşme süreçlerinde, bilgi ve başarıdan ziyade farklı aidiyetlerin belirleyici olduğu yönündeki algı, toplumun adalet duygusunu zedeliyor.
Yazılı sınavlarda yüksek başarı gösterip mülakatlarda elenen genç öğretmenlerin hikâyeleri, bu sorunun somut örnekleri değil mi ? Bu tablo, gençlerin sadece bugünkü yaşamlarını değil, geleceğe dair inançlarını da sarsıyor.
Ekonomik koşullar da bu umutsuzluğu derinleştiren bir diğer önemli faktörler gençlerimizi kara kara düşündürüyor. Artan hayat pahalılığı, barınma krizleri ve düşük ücretler, gençlerin bağımsız bir yaşam kurmasını neredeyse imkânsız hâle getiriyor.
Birçok genç için ev sahibi olmak bir yana, kiralık bir ev bulmak dahi ciddi bir sorun. Bu durum, evlilik ve aile kurma gibi temel yaşam kararlarını da doğrudan etkiliyor. Gençler artık sadece bugünü değil, yarını da planlayamaz hâle geldi.
Bunun doğal sonucu olarak, son yıllarda hız kazanan beyin göçü olgusu dikkat çekiyor. İyi eğitim almış, nitelikli gençlerin yurt dışında daha iyi yaşam ve çalışma koşulları arayışı, Türkiye açısından ciddi bir kayıp.
Çünkü bir ülkenin geleceği, sahip olduğu insan kaynağıyla şekillenir. Eğer o kaynak, umutlarını başka coğrafyalarda aramak zorunda kalıyorsa, bu durum yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz; Yapısal bir sorunun varlığına işaret eder.
Gençlerin umutlarını yitirmesi, yalnızca bireysel bir dram değil, toplumsal bir felaketin habercisidir. Umudunu kaybetmiş bir gençlik, üretmekten, geliştirmekten ve katkı sunmaktan uzaklaşır. Oysa bir ülkenin kalkınması, genç nüfusunun dinamizmi ve enerjisiyle mümkündür. Türkiye gibi genç nüfusu yüksek olan bir ülke için bu durum, aynı zamanda stratejik bir risk anlamına gelmektedir.
Bugün gelinen noktada en çarpıcı gerçeklerden biri de şudur: Eğer gerekli adımlar atılmazsa, bugünün gençleri yarının yoksul ebeveynleri olacaklar.
Bu da "çocuklarımız fakir büyüyecek" gerçeğini acı bir şekilde karşımıza çıkarıyor. Sosyal devlet anlayışının zayıflaması, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve fırsat eşitsizliği, nesiller arası yoksulluğun kalıcı hale gelmesine neden olabilir.
Gençlerin yaşadığı sorunlar günübirlik politik tartışmaların ötesinde ele alınması gereken hayati bir meseledir. Eğitimden istihdama, adaletten ekonomik politikalara kadar geniş bir alanda köklü reformlar yapılmadan bu gidişatı tersine çevirmek mümkün görünmüyor.
Türkiye’nin geleceğini kurtarmak, gençlerin umutlarını yeniden inşa etmekten geçer. Aksi halde kaybedilen sadece bugünün gençliği değil, yarının Türkiye’si olacaktır...
(sonsoz.com.tr'den alınmıştır)