Nazım Hikmet memleket... Nazım Hikmet Çankırı...

Uzun yıllar Çankırı'da öğretmenlik ve idarecilik yapan, Mehmet Soycan, emekli olduktan sonra yaşamını İstanbul'da sürdürmekte. Mehmet Soycan, 1940 yılı Şubat ayında Çankırı Cezaevi'ne nakledilen dünya şairi Nazım Hikmet ile ilgili kaleme aldığı yazı...

ENDÜSTRİ Meslek Lisesi öğrencileriyle Kültür Merkezi'nde drama çalışmaları yapıyoruz. 90’lı yıllar... Sahne ışıkları yanık, bir kız öğrenci adını şimdi hatırlayamadım, yaşlılığıma versin, bu yazıyı okursa da özür dilerim kendisinden. O çocuksu masum yüzü, başarmak için gösterdiği gayret dün gibi gözümün önünde. Çocuğunu kaybetmiş bir anneyi canlandırmasını istiyoruz. Yapıyor beğenmiyoruz, yapıyor beğenmiyoruz. Bir daha, bir daha... "Duygu yok, duygu yok!" diye kızıyoruz.

Hafif bir çatırtıyla bina sallanmaya başlıyor. Biz karanlıkta birbirimizi görüyoruz, sahnedeki oyuncu adayımız spot ışıkların altında kendinden başka kimseyi göremiyor. Çığlıklar bağırışlar, deprem oluyor diye kaçışmalar... Sahnedeki zavallı çocuk bir anda dizlerinin üzerine çöküyor, yürüyecek takati tükeniveriyor. Gerçek duygular böyledir. Sahneye koşup koluna girerek çıkarıyoruz dışarıya.

Oğlum henüz ilkokula başlamamıştı, içeride sıkıldığı için salonun dışına, fuayeye çıkmıştı. Gelmiş geçmiş valilerin fotoğrafları asılıydı duvarda, depremle birlikte sallanmaya başlamış fotoğraflar... Oğlumun çok ilgisini çekmiş, onlara bakıp kahkahalarla gülüyor. Bizim nasıl büyük bir korku yaşadığımızın hiç farkında değil. O'na bir oyun gibi geliyor deprem...

Depremde yaşadığımız bu korku demek ki doğuştan gelen bir duygu değil. Oysa kâbuslarımızda sürekli yaşadığımız “yüksekten düşüş korkusu” yüz binlerce yıl ağaçlarda yaşayan atalarımızın genetik mirasıymış bize... İster genetik, ister sonradan tanıştığımız olsun “korku” evrensel bir duygudur. Bilinçli bilinçsiz birçok korkuyu yaşarız, hissederiz. İnsan ruhu duygu çeşitliliğinden beslenir. Arenalardan gladyatörlerden sinema, tiyatro, konser salonlarına, dini törenlere, futbol statlarından, siyasi mitinglerden orduların karşı karşıya geldiği savaş alanlarına kadar her birinde olumlu olumsuz farklı duygu ortaklılıklarının ortaya çıktığını görürüz.

İnsanların yaşadığı ortak duygulara literatürde ortaya çıkış durumlarına göre kolektif duygu, kolektif duygulanım ya da duygusal bulaşma, duygusal senkronizasyon, empatik rezonans gibi adlandırmalar yapılıyor.

Coşku ya da "biz" duygusu uyandıran diğer duygu ortaklıkları gibi deprem korkusunun, paylaşılan tehdit algısının da kendine özgü bazı özellikleri var. Saniyeler sürüyor ama herkes hatta belki de tehlikeyi sezen başka canlılar güneş tutulmasında olduğu gibi aynı anda aynı duyguyu hissediyor: "Ortak korku..."

Dikkat ettim her depremden sonra bir hafta on gün insanlar o kadar iyi oluyorlar ki o kadar olur. Kanlı bıçaklı düşmanımız bile imana geliyor, elinizi sıkma cesaretini göstermese de yanınızdan selamsız geçemiyor karşılaştığınızda. Ortak korkularımız, sevinçlerimiz, kaygı ve travmalarımız, duygu ortaklaşmaları bize bazen ilkelliğimizi, vahşiliğimizi bazen de insanlığımızı anımsatır. Alevi - Sunni, Kürt - Türk, sağcı - solcu, zengin - fakir, kadın - erkek bizi birbirimize düşüren ne kadar farklılığımız varsa korkutan bir sarsıntıyla hepsi buhar oluverir, "ortak korku" duygusu yaşadığımızda birbirimize sığınır, sarılırız. Keşke sallanmadan hep böyle kalabilsek ama mümkün değil. En geç on, bilemedin on beş gün sonra aynı tas aynı hamam... Düşmanlıklar, kıskançlıklar, birbirimizin arkasından kuyu kazmalar yeniden başlıyor olanca hızıyla.

1939’da Erzincan depremi olmuş, 32 bin 968 ölü, 116 bin 720 yaralı... 1940’da Yozgat sallanmış. 300 ölü, 360 yaralı... Çankırılılar yakın uzak her sarsıntıda olduğu gibi o günlerde de tetikteler...

Bizim topraklarımızdan çıkmış bir dünya şairi Nazım Hikmet 1940 yılını Çankırı cezaevinde geçirdi. Çankırılılar'la birlikte yaşadı, sıcağımızı, soğuğumuzu, rüzgârımızı, deprem korkumuzu... Ortak duygularımızı bizim sözcüklerimizle anlatarak edebiyata ve insanlık tarihine geçirdi.

Çankırılılar korkmakta hiç haksız değillerdi o günlerde. 1943 Ladik - Tosya - Ilgaz; 1944’te Gerede - Çerkeş, 1951’de Kurşunlu merkezli çok büyük depremler ve yıkımlar yaşadı Çankırı.

Bu depremlerin, sellerin yıkamadığı çok değerli yazar ve şairlerin adeta üniversitesi olan cezaevini 1984 yılında zamanın Çankırı Belediyesi "Kentin ortasında ne işi var?" diyerek yıktı.

Yüzyıllar geçecek hepimiz unutulacağız ama Nazım Hikmet ve onun yazdığı şiirler, o şiirlerde geçen bu günlerin yaz sıcağındaki Çankırı’sı ve yüzü karanlık, kapüşonlu, tırpanlı ölüm meleği heyulasıyla beton tabutluklarımızda yaşadığımız "ortak deprem korkusu" hiç unutulmayacak. Çankırı Nazım’ı unutmaya çalışsa da onu okuyanlar Çankırı’yı unutmayacak.

"Sıcaklar bildiğin gibi değil
ve ben ki yalı uşağıyım,
deniz ne kadar uzak…
İkiyle beş arası
cibinliğin altına uzanarak
ter içinde
kımıldanmadan
gözlerim açık
dinliyorum sineklerin uğultusunu.
Biliyorum:
şimdi avluda
duvarlara çarpıyorlardır suyu,
kızgın, kırmızı taşlar tütüyordur.
Ve dışarda, otları yanmış kalenin eteğinde
bir kezzap aydınlığı içindedir
simsiyah kiremitleriyle şehir…
Geceleri birdenbire rüzgâr çıkıyor.
sonra kayboluyor birdenbire.
Ve karanlıkta canlı bir mahluk gibi soluyup,
yumuşak, tüylü ayaklarıyla dolaşarak
bizi bir şeylerle tehdit ediyor sıcak.
Ve zaman zaman
ürpermelerle duyuyoruz derimizin üstünde
bir korku halinde tabiatı...
Bir zelzele olabilir.
Zaten üç günlük yere geldi,
salladı çapanoğlu Yozgad’ı.
Ve yerlilerin kavlince :
altı tekmil tuz madeni olduğundan
yıkılacak Çankırı şehri
kıyametten kırk gün önce.
Yatıp bir gece
başın bir kalasla ezilmiş,
çıkmamak sabaha...
Ölümün bu kadar körü ve mendeburu…
Ben yaşamak istiyorum biraz daha,
daha bir hayli yaşamak.
Bunu birçok şey için istiyorum,
birçok
çok mühim şeyler."

MEHMET SOYCAN KİMDİR?

1961 yılında Akşehir’de doğdu. İlkokulu Akşehir Gazi İlkokulu'nda, ortaokulu Derecine Ortaokulu'nda, Liseyi Akşehir Öğretmen Lisesi'nde okudu. 1985 yılında Konya Selçuk üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Emekli olduktan sonra pandemi döneminde Açık Öğretim Fakültesinden Sosyal Medya Yöneticiliği diploması da aldı.

1985/1986 yıllarında Konya Postası gazetesinde muhabirlik yaptı. Yerel ve ulusal basında yer alan çok ilginç haberlere imzasını attı.

1986 Aralık’ta Bartın’da Kozcağız İlköğretim Okulu'nda Türkçe öğretmeni olarak öğretmenliğe başladı. 1987 yılında Edebiyat Öğretmeni Fatma Soycan ile evlendi. 1988 yılında baba oldu. 1990 yılında Çerkeş 19 Mayıs Lisesi'ne atandı. Askerliğini kısa bir tank eğitiminin ardından Kahramanmaraş Karacasu Ortaokulu'nda öğretmen olarak yaptı. 1992 yılında önce Ilgaz İmam Hatip Lisesi'ne, iki ay sonra da 12 yıl görev yaptığı Çankırı Merkez Endüstri Meslek Lisesi'ne, 2004 yılında Nevzat Ayaz Anadolu Öğretmen Lisesi'ne edebiyat öğretmeni, 2007 yılının Şubat ayında da Çankırı Lisesi'ne 'okul müdürü' olarak atandı. 2014 yılında çok kısa bir süre Çankırı Kız Meslek Lisesi'nde de 'okul müdürlüğü' yaptı. En son İstanbul Bahçelievler Necip Fazıl Kısakürek Lisesi'nde edebiyatı öğretmenliğinden emekli oldu. Uzun yıllar Çankırı’da bir eğitim sendikasının başkanlığını yaptı. Emekli olduktan sonra Başka Bir Okul Mümkün Derneği'nde (BBOM) ve BBOM İstanbul oluşumunda etkin faaliyetlerde bulundu.

Çok sayıda kurultayda, şûrada, panelde üye, raportör, düzenleyici olarak görev aldı, başta eğitim sorunları olmak üzere gazetelerde, dergilerde çok sayıda yazısı yayımlandı.

Beynin kıvrımlarına gizlenmiş insan duygularını açığa çıkartarak paylaştırdığı ve yaşattırdığı için tiyatroya; şiirde Nazım Hikmet’e, öyküde Sait Faik’e hayran.

Hayatı "eğitime, genç öğrencilere; yoksul, dışlanmış, ezilmiş ve hırpalanmış insanlara adanmış bir ömür" şeklinde özetlenebilir.

Yorum Yap
UYARI: Okuyucu yorumları ile ilgili olarak açılacak davalardan Sözcü18.com sorumlu değildir.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Çankırı Gündemi Haberleri