Ahmet Davutoğlu'ndan adliye çıkışı: 'Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu bir ilk...'
Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, yıllar önce açıklama yaptığı bir videonun yeniden gündeme gelmesinin ardından başlatılan “Cumhurbaşkanına hakaret” soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla ifade vermek üzere Ankara Adliyesi’ne geldi. DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan da Davutoğlu’na destek için adliyeye geldi.
GEÇTİĞİMİZ haftalarda Gelecek Partisi’ni fesheden eski Başbakan Ahmet Davutoğlu, hakkında başlatılan “Cumhurbaşkanına hakaret” soruşturması kapsamında ifade vermek üzere Ankara Adliyesi’ne geldi.
Davutoğlu’nun, yıllar önce Diyarbakır gezisinde kullandığı ifadelerin yer aldığı bir videonun yeniden servis edilmesinin ardından başlatılan soruşturmada şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınacağı belirtildi.
BABACAN VE ARIKAN DA ADLİYEYE GELDİ
Davutoğlu, saat 15.00 sıralarında Ankara Adliyesi’ne geldi. Davutoğlu’na destek vermek amacıyla DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan da adliyede hazır bulundu.
Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan’ın da adliyeye geleceği iddia edilmişti ancak Erbakan’ın partisinin İstanbul’daki programına katıldığı belirtildi.
Davutoğlu, Babacan ve Arıkan adliye girişinde açıklama yapmadı.
Davutoğlu, ifadesinde adliyede bulunmasının ve ifade vermeyi kabul etmesinin sebebinin "klasik anlamda bir savunma yapmak olmadığını" beyan etti.
İFADESİNDE NELER SÖYLEDİ?
Hukuk devletine inancını teyit etmek, adaletin bir gün herkese lazım olacağını hatırlatmak ve yalnızca kendisini değil; adaleti, kamu malını, demokrasiyi ve ifade özgürlüğünü savunmak için adliyede olduğunu söyleyen Davutoğlu, ifadesinde şunları kaydetti:
"Bu soruşturmanın hukuki gerekçelerle değil, siyasi saiklerle başlatıldığı; cezalandırmaktan çok itibarsızlaştırmayı amaçladığı kamu vicdanının malumudur. Soruşturmanın açıldığını medyadan öğrenmem, daha sonra ifade vereceğim tarihin de basına sızdırılması, ülkemizde yargı bağımsızlığının içine düşürüldüğü durumu açıkça göstermektedir.
Soruşturmayı öğrendiğimde müdafiim derhal savcılıkla temasa geçmiş, oğlumun 12 Eylül’deki düğünü nedeniyle 14 Eylül’de Ankara’ya gelerek ifade vereceğimizi bildirmiş ve bu konuda mutabakat sağlanmıştır. Buna rağmen, kaçma veya delilleri karartma şüphesi bulunmadığı ve soruşturma yıllar önce yapılmış aleni bir konuşmaya dayandığı halde, 7 Eylül için sözlü talimat verilmiştir. Bu yaklaşım, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun öngördüğü usullerle, hukuki güvenlik ilkesiyle ve devlet ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır.
"2021'DE YAPTIĞIM KONUŞMAMIN ARKASINDAYIM"
Soruşturmaya konu edilen konuşma, Eylül 2021’de Bingöl’de yaptığım ve bugün de her cümlesinin arkasında durduğum siyasi bir konuşmadır. Devlet, milletin ortak emanetidir, kamu görevi ise bu emaneti koruma sorumluluğudur. Benim itirazımın ahlaki ve siyasi kaynağı budur. Kamu kaynaklarının kullanımı, nepotizm, liyakatsizlik ve belirli zümrelere tanınan imtiyazlar konusunda o gün ne söylediysem bugün de o sözlerin faili, sahibi ve savunucusuyum. Üstelik o konuşmada yaptığım tespitler, aradan geçen zamanda yaşanan gelişmelerle güncelliğini korumakla kalmamış, acı tecrübelerle doğrulanmıştır. Bu gerçekleri dile getirmem hakaret değildir. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı ve bu ülkeye Dışişleri Bakanı ve Başbakan olarak hizmet etmiş bir devlet adamı sıfatıyla tarihî, ahlaki ve siyasi sorumluluğumdur. Siyasi hayatım boyunca akraba kayırmacılığına, liyakatsizliğe, kamu kaynaklarının kötüye kullanılmasına ve yolsuzluğa karşı tavizsiz mücadele verdiğime aziz milletim şahittir.
AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yerleşik içtihatlarına göre, siyasetçilere ve kamu gücü kullanan kişilere yönelik kabul edilebilir eleştirinin sınırları, sıradan bireylere göre çok daha geniştir. Siyasetçiler, görevlerinin ve kamusal konumlarının gereği olarak sert, sarsıcı, rahatsız edici, hatta incitici eleştirilere daha fazla hoşgörü göstermek zorundadır.
Nitekim Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve siyasi parti genel başkanlığı görevlerinde bulunduğum dönemlerde şahsıma yönelik çok ağır eleştiri ve ifadeler hakkında Cumhuriyet savcılıklarınca verilmiş yüzlerce takipsizlik kararı bulunmaktadır. Hukuk, kişilere ve siyasi konumlara göre değişemez. Bana yöneltilen sözler ifade özgürlüğü sayılırken, benim siyasi eleştirilerimin suç kabul edilmesi hukuk önünde eşitlik ilkesiyle bağdaşmaz.
AİHM'İN 'ŞORLİ' KARARINI HATIRLATTI
Sayın Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanıdır ve aktif siyasetin içinde, siyasi tartışma ve polemiklerin doğrudan tarafıdır. Bu gerçeklik, TCK’nın 299. maddesi uygulanırken mutlaka dikkate alınmalıdır. Aktif siyasetin tarafı olan bir kişinin siyasi eleştirilere karşı mutlak ve ayrıcalıklı bir ceza hukuku korumasından yararlandırılması demokratik toplum düzeniyle bağdaşmaz. Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların çatışması hâlinde milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi de siyasi ifade özgürlüğünü güvence altına almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, özellikle Vedat Şorli/Türkiye ile Artun ve Güvener/Türkiye kararlarında, devlet başkanına diğer kişilerden daha ayrıcalıklı bir koruma sağlanmasının demokratik toplum düzeniyle bağdaşmadığını ortaya koymuştur.
Anayasa Mahkemesinin Bekir Coşkun, Alişan Şahin ve Ergün Poyraz kararlarında da kamu otoritesi kullanan kişilerin daha geniş eleştiri sınırlarına katlanması gerektiği kabul edilmiştir. Kamu kaynaklarının kullanımı, ekonomik tercihler ve kadro politikaları hakkındaki değerlendirmeler siyasi tartışmanın merkezindedir. Değer yargılarının ispatı istenemeyeceği gibi, kamu yararına ilişkin sert eleştiriler de tek başına hakaret suçunu oluşturmaz. Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin E. 2020/16982, K. 2022/16062 ve Yargıtay 18. Ceza Dairesi'nin E. 2016/10294, K. 2018/6869 sayılı kararları da siyasi tartışmalarda kullanılan ağır, sarsıcı veya incitici sözlerin, bağlamları içinde siyasi eleştiri ve düşünceyi açıklama hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
"HAKARET ETMEDİM, HESAP SORDUM"
Ben bugün burada yalnızca kendimi savunmuyorum. Konuşma hakkı soruşturmalarla daraltılan siyasetçiyi, gazeteciyi, akademisyeni, öğrenciyi ve her bir vatandaşımızı savunuyorum. Korkmadan konuşulabilen, iktidarın hesap verdiği ve yargının talimat değil, hukuk dinlediği bir Türkiye idealini savunuyorum. Sözlerimin arkasındayım. Çünkü bu sözler şahsi bir öfkenin değil; milletin hukukunu, devlet ahlakını ve adaleti koruma iradesinin ifadesidir. Hakaret etmedim, hesap sordum. Aşağılamadım, eleştirdim. Suç işlemedim, anayasal hakkımı ve siyasi sorumluluğumu kullandım.
Bugün hakkımda verilecek karar, yalnızca şahsımla ilgili olmayacak, yarın çocuklarımızın nasıl bir Türkiye’de yaşayacağına da işaret edecektir. Biz çocuklarımıza korkunun sessizliğini değil, hür düşüncenin cesaretini, keyfiliğin karanlığını değil, hukukun aydınlığını bırakmak zorundayız. Adalet, gücün gölgesinde değil, hukukun ışığında tecelli eder. Hakikat susturulamaz, düşünce hapsedilemez, milletin vicdanı yargılanamaz. Açıkladığım hukuki, siyasi ve ahlaki gerekçeler doğrultusunda usulü ve zamanlaması siyasi saiklerle hareket edildiğini gösteren bu soruşturma dosyasında, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 172. maddesi uyarınca hakkımda derhal kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesini talep ediyorum."
"CUMHURİYET TARİHİNDE BİR İLK"
İfade işlemlerinin ardından adliye önünde açıklama yapan Davutoğlu, şunları kaydetti:
"Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak yargıya duyduğum saygı, adalet idealine duyduğum hürmet dolayısıyla biraz önce benden talep edilen ifadeyi verdim. Her şeyden önce bütün bu süreçte desteğini esirgemeyen ve bugün de yanımda olan genel başkanlarımıza; Türkiye'nin her köşesinden, yurt dışından destek beyan eden bütün adalet, hukuk sevdalılarına teşekkür ediyorum.
Tabii bu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir başbakan, düşüncesini ifade ettiği, eleştirilerini dile getirdiği için şüpheli sıfatıyla adliyeye çağrıldı. Bunun herkes tarafından bilinmesini isterim. Ben yargıya duyduğum saygı gereği, hiç kimsenin de yargının üzerinde olmadığı inancıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ifademi verdim. Ama bu ülkeye dışişleri bakanı, başbakan olarak hizmet etmiş bir devlet adamı olarak da ilk kez böyle bir uygulamanın devletin üst katında yaşanmış olmasını da hüzünle karşılıyorum.
Soruşturmanın açıldığı ilk günden itibaren ulusal ve uluslararası basından çok sayıda görüşme talebi geldi. Geçmişte birlikte çalıştığım muhataplarımdan görüşme ve ne olup bittiğiyle ilgili sorular geldi. Bunların hiçbirisine cevap vermedim, hiçbir demeç vermedim. Ve hatta cuma günü son derece önemli bir kuruluşta eski devlet yetkililerinin, siyasilerin ve akademisyenlerin olduğu bir oturumda konuşmam vardı, onu da iptal ettim.
Çünkü kendi ülkemi, ülkemin yargısını bir olumsuz algıyla anılmasını asla istemedim. Böyle bir durumu savunmak bile bana zül olur. Hâlâ çok sayıda telefon alıyorum ve bu telefonlara da verdiğim. Kimisine cevap vermiyorum, kimisine verdiğimde de ülkemin yurt dışında olumsuz bir algıyla anılmamasına özen gösteriyorum.
"GÖRÜŞLERİMİ BEYAN ETMEYE DEVAM EDECEĞİM"
Şimdi uzun bir açıklama yapacak değilim. Avukatım Sayın Hasan Seymen baştan itibaren süreci takip ettiği için sizlere bütün teknik detayı o verecek. Bundan sonra da ulusal basınımızın temsilcileri, çoğu da telefonla aradı, hiçbirisinin telefonuna dönmedim. Açık yüreklilikle söylüyorum; bundan sonra da ulusal ve uluslararası basının görüşmelerine asla olumlu bir yanıt vermeyeceğim. Çünkü bu benim şahsi itibarım değil, ülkemin itibarı.
Siyasetten çekilme kararı almıştım. Bundan sonra da aynı ilke çerçevesinde ama inandığım doğrular çerçevesinde görüşlerimi beyan etmeye devam edeceğim. Benim hayatımı yönlendiren en önemli ilke "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ilahi kelamının kendisidir.
Akademik hayatta ders verirken, kitap yazarken; büyükelçi olarak devletimi temsil ederken; Dışişleri Bakanı olarak Türkiye'nin menfaatlerini gözetirken ve Başbakan olarak ülkede şeffaflığı, hukuk devletini savunup terörle mücadelenin en sert şartlarında görevimi yaparken hep bu ilkeyle davrandım. Dosdoğru, emrolunduğum gibi dosdoğru olmaya çalıştım, buna milletim şahittir.
"O SÖZLERİMİN ARKASINDAYIM"
11 Eylül 2021 tarihinde yaptığım o konuşma da bir provokatörün sorusu üzerine dosdoğru olmanın bir gereğiydi. O sözlerimin arkasındayım. Buradan milletime söz veriyorum: Bundan sonra da Rabbim ve milletim adına dosdoğru olmaya devam edeceğim. Soru almayacağım. İlkesel bir şey söyledim, bu konuda hiçbir soruya cevap vermeyeceğim ülkenin itibarı adına."
YILLAR ÖNCEKİ VİDEO YENİDEN GÜNDEME GELDİ
Davutoğlu hakkında soruşturma açılmasına gerekçe gösterilen videonun yaklaşık 4,5 yıl önce Diyarbakır ziyareti sırasında çekildiği belirtildi.
Davutoğlu söz konusu videoda şu ifadeleri kullanmıştı:
“Milyarlara milyar katardım benden sonraki bakanlar gibi. Bir kuruş haram lokma yemedim. Onlara da haram lokma yemeyin dedim. Yediler! Çevrelerini zengin ettiler, damadını bakan yaptı, akrabalarını zengin etti. Beş tane müteahhide Türkiye'yi peşkeş çekti. Sen de bana diyorsun ki; ‘Sen hocasın, sus’ mu diyorsun?”
Davutoğlu konuşmasının devamında, “Bak, onlar... onlar... onlar milletin hukukuna... Onlar milletin hukukuna dikkat edip yetim malı yemeselerdi, ben de onların hukukuna dikkat ederdim. Ama onlar milletin hukukunu çiğnedi, ben de onlara hakkı adaleti söyledim” demişti.





