İBB Davası'nda 51. celse: Tutuklu İPA Başkanı Buğra Gökce: Bana soruşturma izni vermeyen Vali Davut Gül'ü tanık çağırın
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne (İBB) yönelik yolsuzluk davasında İstanbul Planlama Ajansı Başkanı Buğra Gökce, hakkında kötü algı oluşturulmak amacıyla görüntülerinin alınması için emniyete zorla defalarca girip çıkarıldığını iddia etti.
ARALARINDA tutuklanarak İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu'nun da bulunduğu 68’i tutuklu 414 kişinin yargılandığı İBB davasının 51. gününde savunma yapan tutuklu İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanı Buğra Gökce, "Valilik, 'Sorumluluğu yok' diyerek hakkımda soruşturma izni vermedi ama aynı konuda iddianamede sorumlu tutuldum. Encümene sevk ve encümen kararlarında imzam olduğu için 16 aydır tutukluyum. Oysa Valilik, tek başına sonuç doğurmayan bir işlem nedeniyle hakkımda soruşturma izni vermiyor. İstanbul Valisi Davut Gül imzalı kararda da görülüyor: sorumluluğum bulunmadığından izin verilmedi. Soruşturma makamı valilikten izin istemiş olsaydı, valilik bu izni vermeyecekti. İsterseniz Vali'yi tanık olarak çağırın. Ben, soruşturma izni dahi alınmayacak bir konu nedeniyle 16 aydır hapisteyim" dedi.
İddianamede hakkındaki iddiaların üç temel varsayıma dayandığını ifade eden Gökce, "Birincisi, bir suç örgütünün var olduğu; ikincisi, bu suç örgütünün birtakım ihaleleri manipüle ettiği; üçüncüsü, benim de bu örgütün üyesi olarak bu ihale manipülasyonlarına katıldığım iddiasıdır. Ancak iddianamede bu üç varsayımın da somut delillerle desteklenmediği, iddia makamının kurgusunun hukuken dayanaksız şekilde ileri sürüldüğü açıkça görülmektedir" ifadelerini kullandı.
Hakkındaki arama kararını öğrendiğinde İstanbul Vatan Emniyet Müdürlüğü'ne kendi isteğiyle giderek teslim olduğunu ancak buna rağmen kamuoyuna servis edilen gözaltı görüntülerinin "yakalandı" algısı için kurgulandığını söyleyen Gökce, "Emniyete girişim polis eşliğinde görüntülenmediği için bir 'yakalama görüntüsüne' ihtiyaç duyduklarını söylediler; İtiraz etmeyeceğimi söyledim. Dışarı çıkarıldık, fotoğraf çekildi, tekrar nezarethaneye konuldum. 'İlk fotoğraf olmamış, dikey çekmişiz, yatay çekmemiz gerekiyor' denilerek üçüncü kez dışarı çıkarıldım. Sonuçta bu görüntüler için üç kez polis eşliğinde emniyete sokuldum" diye konuştu.
30 yıllık kamu görevinde rant amaçlı projelere, kent suçlarına ve kamu zararına her zaman karşı çıktığını, bunun da bedelini ödediğini ifade eden Gökce, "Hızlı rant üretebilecek imar işlerine tevessül etmemiş, tam tersine rantla mücadele etmiş bir heyetiz. Bu heyetin kamunun kaynaklarını sömürmesi, bunun için özel örgütlenmeler geliştirmesi, kente ve kamuya ihanet etmesi mümkün müdür? Başta kendim olmak üzere söylüyorum; bu ithamlar bu heyete yapışmaz. Arkadaşlarım adına, bu haksız isnat ve ithamları çok güçlü biçimde reddediyorum" dedi.
Buğra Gökce: Soruşturmaları her zaman millete hesap vermek biçiminde yorumladım
Davada savunması alınmayan 14 tutuklu kaldı. Bugün 51'incisi görülecek duruşmada ise tutuklu yargılanan İstanbul İPA Başkanı Buğra Gökce'nin savunmasına geçildi.
Gökce'nin savunmasından satır başları şöyle:
"15 aydır ilk kez, duvarlara ve ekranlara seslenmek yerine hâkimlerden oluşan bir heyete seslenebiliyorum. Esasında milletimize sesleniyorum. 30 yıllık kamu görevim boyunca onlarca kez soruşturulmuş, dört farklı kurumda yaklaşık 30 ayrı Sayıştay denetiminden geçmiş, yüzlerce kez savunma yapmış birisiyim. Daha önce karakol yüzü görmemişken yasal koşulları oluşmadan tutuklanmak ve 15 ay boyunca özgürlüğümden mahrum bırakıldıktan sonra mahkemenizin huzurunda bulunmak nedeniyle yaşadığım üzüntüyü ve uğradığımı düşündüğüm haksızlığın verdiği öfkeyi de kaderin bir parçası olarak kabul ettim.
1996'dan bu yana sürdürdüğüm 30 yıllık kamu görevim boyunca millete hizmetkâr olma bilinciyle çalıştım. Böyle çalışmış bir vatan evladı olarak görevimden dolayı yürütülen soruşturmaları da her zaman millete hesap vermek biçiminde yorumladım ve defalarca hesap verdim.
Anayasamızın 9'uncu maddesi, Türk milleti adına kullanılacak yargı yetkisinin ancak tarafsız ve bağımsız yargıçlar ile bağımsız mahkemeler tarafından kullanılabileceğini öngörmektedir. Bu nedenle adaletin tecellisinde yargıçların rolünün ne kadar büyük olduğunu bilenlerden birisiyim. Bu bilinçle, tutuklulukta tam 15 ayı geride bırakmış; perşembe günü itibarıyla 16'ncı aya girmiş bir kişi olarak mahkemenizin huzurunda bulunuyorum. Mahkemenizin huzurunda olmayı, esasında milletin huzuruna çıkmak olarak algılıyorum.
"ONUR VE İTİBAR DIŞINDA SAHİP OLDUĞUM HİÇBİR ŞEY YOK"
Kamu görevlisi, kamu görevini üstlenmenin yüklediği sorumluluğu bilir. Denetlenmenin ve hesap vermenin de bu görevin doğal bir gereği olduğunu kabul eder. Hiçbir kamu görevlisi, denetlendiği veya gerekli koşullar oluştuğunda soruşturulup yargılandığı için gocunmaz. Tam tersine, onuruyla hesap vermeyi bir fırsat olarak görür.
‘Eğer kaderde bu sandalyeye oturmak varsa, onu da baş tacı ederim’ diyerek yaşamaya çalışıyorum. Onur ve itibar dışında sahip olduğum hiçbir şey yoktur. Ancak burada bulunan birçok arkadaşımız gibi ben de içimden haykırıyorum: Bu nasıl bir kaderdir?
2000 yılında 8 aylık kısa dönem askerlik hizmetimi Kırklareli'nde ve Marmara Ereğlisi'nde yaptım. Marmara Ereğlisi kampında çeşitli projelerde görev aldım; O dönem 1. Ordu Komutanı olan ve sonradan Genelkurmay Başkanı olan komutan tarafından bu hizmetlerim nedeniyle takdir edildim. Askerlik dönüşünde tekrar Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde çalışmaya devam ettim.
"İDDİA MAKAMININ KURGUSU HUKUKEN DAYANAKSIZ"
O dönem 1. Ordu Komutanı olan, daha sonra Genelkurmay Başkanı olarak görev yapan Orgeneral Hilmi Özkök tarafından bu hizmetlerim nedeniyle Devlet Üstün Hizmet Belgeleriyle ödüllendirildim. Askerlik dönüşünde tekrar İmar Dairesi'ndeki görevime devam ettim. Çok sayıda ulusal mimarlık, kent planlama ve tasarım yarışmasına katıldım; birincilik, ikincilik, üçüncülük ve mansiyon derecelerim var; hem ulusal hem uluslararası ödüller aldım.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Şehir Plancıları Odası'nda 2000-2004 Ankara Şubesi'nde, 2004-2006 Genel Merkez İkinci Başkanlığı'nda, 2006-2007'de henüz 32 yaşındayken Genel Başkanlık görevinde bulundum.
2007'de Japon hükümetinin açtığı bursu kazandım; Japonya'da kent planlaması ve afetlere hazırlık sistemleri üzerine incelemeler yaptım, derslere ve seminerlere katıldım.
Hakkımda öne sürülen iddialar üç temel varsayıma dayanmaktadır: Birincisi, bir suç örgütünün var olduğu; ikincisi, bu suç örgütünün birtakım ihaleleri manipüle ettiği; üçüncüsü, benim de bu örgütün üyesi olarak bu ihale manipülasyonlarına katıldığım iddiasıdır. Ancak iddianamede bu üç varsayımın da somut delillerle desteklenmediği, iddia makamının kurgusunun hukuken dayanaksız şekilde ileri sürüldüğü açıkça görülmektedir.
Ancak hakkımda ortaya konulmuş tek bir yolsuzluk tespiti, kesinleşmiş hiçbir mahkûmiyet kararı yoktur. Kamu görevime yaklaşık 30 yıl önce başladım; Karakol kapısından dahi geçmemiş biri olarak hayatımın son 15 ayını tutuklu geçirdim. Bir insanın ömrünün yüzde 2,5'ini özgürlüğünden yoksun geçirmesi kolay izah edilemez.
"RANT AMAÇLI PROJELERE, KENT SUÇLARINA VE KAMU ZARARINA KARŞI ÇIKTIM, BEDELLERİNİ ÖDEDİM"
2008 yılında İzmir 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na, şehir plancısı üyesi olarak dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay tarafından atandım. Allianoi Antik Kenti'nin sular altında kalması yönündeki kurul kararına, kurul başkanı olarak şerh düştüm. Bu nedenle görev yerim değiştirildi; adeta sürüldüm, Konya'ya görevlendirildim.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde 2022 Haziran ile 2023 Kasım arasında, toplam 17 ay görev yaptım. Bu 17 aylık süreyi özellikle vurguluyorum; çünkü hakkımdaki suçlamalara konu edilen eylemlerin bir bölümünün bu sürenin dışında kaldığını, dosyaya dikkatle bakıldığında göreceğinize inanıyorum.
İBB'deki görevimi önceki mesleki ve akademik geçmişimle uyumlu yürüttüm: kenti ve çevreyi koruyan, kentsel değerleri, kimliği ve haklarını gözeten, ezilenden yana, kamu hukukunu önceleyen bir bilinçle onurla çalıştım.
Çok iyi yetişmiş, çoğu genç ama deneyimli mimarlar, şehir plancıları ve mühendislerle çalıştım; bir bölümü bugün bu salonda. Onların emeği benimkinden fazladır; ben yalnızca 17 ay görev yaptım, hepsinin emeği önünde saygıyla eğiliyorum.
Belediyede işçilikten genel sekreterliğe kadar her pozisyonda çalıştım. 30 yıllık kamu hizmetim boyunca, özellikle yöneticilik yaptığım son 17 yılda çok sayıda denetim, teftiş, inceleme, soruşturma ve suç duyurusuyla karşılaştım; bu son derece normaldir. Sayının fazlalığının bir nedeni, görev yaptığım belediyelerin büyük ölçüde muhalefet partilerince yönetilmesidir.
Hayatımı meslek odamda, kamu görevlerinde ve belediyecilikte kamu yararını gözeterek geçirdim; rant amaçlı projelere, kent suçlarına ve kamu zararına karşı çıktım, bedellerini de ödedim. Kamu yararını savunmuş birinin rüşvet, irtikâp, çıkar sağlama gibi suçlamalarla anılması bana trajikomik geliyor. Ne şahsımın ne ailemin haksız kazancına dair tek bir tespit yoktur.
"RANTLA MÜCADELE ETMİŞ BİR HEYETİZ"
Göreve geldiğimizde İstanbul'da birçok kurum, vakıf, dernek ve ayrıcalıklı yapı adına uzun süreli tahsisler ve fiili işgaller vardı; bu alanların önemli bölümü amaçları dışında kullanılıyordu. Kamudan bedelsiz sayılabilecek şartlarla alınan alanlarda rant tesisleri, ticarethaneler, marketler kurulmuştu; hazineye girmesi gereken kaynaklar ayrıcalıklı yapılarca kullanılıyordu. Bu davada sanık olan birçok arkadaşım, bu alanların kamuya geri kazandırılması mücadelesini yürüttü. Amansız bir hukuki ve idari mücadele veren Yusuf arkadaşımız bugün bu salonda 'kamu yönetimini dolandırmakla' suçlanıyor.
Göreve geldiğimizde İstanbul'un neredeyse tüm sahilleri, Kıyı Kanunu'na rağmen ticari işletmelerce işgal edilmişti. Bu alanları kararlı bir mücadeleyle kamuya kazandıran ekip bugün bu salondadır. Bizlere, kamuya ait alanları işgal edenler silah çekti; bu ekip geri çekilmedi. Kıyıları talan edenler yumruk salladı; bu ekip vazgeçmedi. Bu gördüğünüz yer Üsküdar Sahili'ndeki kaçak bir işletmeydi; başkanlık ettiğim heyet bu işgali sonlandırıp yapıyı yıkmaya gittiğinde, polisler yıkılması gereken yasa dışı yapıyı bizden korudu.
Hızlı rant üretebilecek imar işlerine tevessül etmemiş, tam tersine rantla mücadele etmiş bir heyetiz. Bu heyetin kamunun kaynaklarını sömürmesi, bunun için özel örgütlenmeler geliştirmesi, kente ve kamuya ihanet etmesi mümkün müdür? Başta kendim olmak üzere söylüyorum; bu ithamlar bu heyete yapışmaz. Arkadaşlarım adına, bu haksız isnat ve ithamları çok güçlü biçimde reddediyorum.
"İPA BAŞKANI GÖREVİMLE İLGİLİ TEK BİR SUÇLAMA DAHİ YOK"
Ben Oda başkanlığı yaptım, akademisyen olarak mücadele ettim, davalar açtım. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nde, adını anmayacağım bazı rant projelerine karşı çıktığım için sürgün edildiğim dönemler oldu. 30 yıllık mesleki ve akademik birikimimi çöpe atıp rantın bir parçası olmak ve bunu bir örgüt kurarak yapmak iddiası, bana yapılmış ağır bir hakarettir.
Sayın Başkan, bu iddianame benim suyuma toz bulaştıramaz. İstanbul'da görev yaptığım 17 aylık süreçte, iddianamede neredeyse attığım her imza suçlama konusu yapılmıştır; 17 ay görev yaptım, neredeyse o kadar süredir de suç isnadıyla karşı karşıyayım.
19 Mart 2025'teki operasyonun ardından, siyasi spekülasyonla, bir kısım medya tarafından mesnetsiz iddialar ileri sürülerek itibar suikastine kurban edilmek istendim. İddianamede, İPA Başkanı olarak yürüttüğüm görevimle ilgili tek bir suçlama dahi bulunmamaktadır.
İstanbul'u talan etmekte mahir bazı çevrelere karşı yoğun bir mücadele verildi; Bunlar yalnızca teknik kadroların iradesiyle yapılabilecek işler değildir. Bu işlerin arkasında güçlü bir siyasi irade vardı: Bu, Ekrem İmamoğlu'nun İBB Başkanı olmasıyla mümkün oldu. İmamoğlu, kamusal alanların işgalden kurtarılması ve ayrıcalıklılara tahsis edilen alanların kamuya kazandırılması konusunda teknik kadroların arkasında durdu, siyasi irade gösterdi. İmamoğlu ranttan değil halktan yana durduğu için bu projeler hayata geçirilebildi.
"YAKINLARIMA NEREDEN ARSA ALACAKLARINI SÖYLESEM HEPSİ KÖŞEYİ DÖNERLERDİ"
Yakınlarıma nereden arsa alacaklarını söylesem hepsi köşeyi dönerlerdi; ben bunu reddettim. Malvarlığım bellidir, arabam yok, başka bir bankada param da yok. Oturduğum lojmanı, devlet satmak zorunda olduğu için, içinde oturanlara tanınan ön alma hakkıyla banka kredisi kullanarak aldım.
8 ay boyunca 8 ayrı hâkime; Rüşvet almak suçuna dair ithamın hangi somut delile dayandığının açıklanmasını, bana en ufak menfaat sağladığını iddia eden varsa yüzleştirilmeyi istedim. Tek bir belge, usulsüz mal edinimi, gelirle orantısız varlık ya da para trafiği varsa canıma kıyacağımı; Kıbrıs gazisi rahmetli bir babanın ona söz vermiş evladı olarak beytülmale el uzatmadığımı, bir suç örgütü bilmediğimi söyledim.
"Dosyada rüşvete dair ne olduğunu bana söylemeseniz de siz kontrol edin" diyerek adeta yalvardım. 8 kez rüşvet almaktan ve suç örgütüne üye olmaktan tutukluluğumun devamına karar verildi. 8 ay sonra iddianame çıktığında gördük ki rüşvetin 'R'si bile yok; Tek bir usulsüz para hareketi, mal edinimi, buna dair tek bir iddia dahi yok.
"'YAKALAMA GÖRÜNTÜSÜ' İÇİN 3 KEZ EMNİYETE SOKULDUM"
Tüm meslek hayatım boyunca kamu yararını gözettim; MASAK raporları da bunu ortaya koymaktadır. Bana yöneltilen ihaleye fesat karıştırma, dolandırıcılık ve örgüt üyeliği suçlamaları yaşamım ve kariyerimle bağdaşmıyor. Arandığımı öğrenmem üzerine kendi irademle Vatan Emniyet'e giderek teslim oldum; Sağlık kontrolüne sevk edildim. Emniyete girişim polis eşliğinde görüntülenmediği için bir 'yakalama görüntüsüne' ihtiyaç duyduklarını söylediler; İtiraz etmeyeceğimi söyledim. Dışarı çıkarıldık, fotoğraf çekildi, tekrar nezarethaneye konuldum. 'İlk fotoğraf olmamış, dikey çekmişiz, yatay çekmemiz gerekiyor' denilerek 3'üncü kez dışarı çıkarıldım. Sonuçta bu görüntüler için 3 kez polis eşliğinde emniyete sokuldum.
"EVE ÇİLİNGİR MARİFETİYLE GİRİLDİ, EVDE NEYE EL KONDU, POLİS NEYİ TUTANAK ALTINA ALDI BİLMİYORUZ"
Suç tarihi diye ifade edilen 2020 yılının Haziran ve Temmuz aylarında ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde çalışmıyorum, İstanbul'da ikamet de etmiyorum. İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin genel sekreteri olarak kamu görevi icra etmekteydim. O tarihte çalışmadığımı emniyette de savcılıkta da söyledim. Çalışmadığım bir kurumda hangi ihaleye nasıl fesat karıştırmışım? Bu iddianameyi kabul ettiğinize göre, İzmir'deyken İstanbul'daki ihaleye nasıl fesat karıştırdığımı bana söyleyin. Şu an eşim olan Filiz Hanımın -o zaman evli değiliz- evine çilingir yardımıyla sabah saat 6:00'da girildi. Bu bir hak ihlalidir. Filiz Hanım o sırada evde değildi, ben de evde değildim; buna rağmen eve çilingir marifetiyle girildi. Filiz Hanım'ın evinde ne bulundu, polis neyi tutanak altına aldı, neye el konuldu; bunların hiçbirini bilmiyoruz.
"BEN KİMDEN TEK BİR KURUŞ ALMIŞIM, BENİM İÇİN CANA KIYMAKTAN BİLE AĞIR İTHAMDIR"
23 Mart günü tutuklandığımda gördüğüm kararda, hâkimlikçe açıkça 'suç örgütüne üye olma' ve 'rüşvet alma' suçlamaları yöneltildiği yazıyordu. Beynimden vurulmuşa döndüm; Hayatım boyunca kimseden menfaat sağlamış biri değilim, nasıl rüşvet alabilirim? Tutukluluk gerekçesi olarak delil karartma, kaçma şüphesi gibi klasik hususlar yazılıydı. Ayrıca gizli tanık ifadeleri, HTS raporları ve MASAK raporları gerekçe gösterilmişti. Oysa gizli tanık ifadesi ne bana soruldu, ne de MASAK raporunun içeriğine dair tek bir soru yöneltildi.
HTS kaydı hususunda bana yalnızca Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Murat Ongun, Gürkan Akgün ve Kaan Sürmegöz ile niye görüştüğüm soruldu; Ben bu insanlarla görüşmesem belediyeyi nasıl yönetirim? Sorulan sorunun niteliği ve telefon görüşmesi kaydı bundan ibarettir. Bunun dışında yargılanan herhangi bir müteahhitle, belediyeyle iş yapan biriyle ya da başka şahıslarla hiçbir görüşmem yoktur, olamaz da.
"VALİ DAVUT GÜL'Ü TANIK OLARAK ÇAĞIRIN"
8 ay boyunca, gizlilik kararı nedeniyle hangi gerekçelerle tutuklu olduğumuzu bile öğrenemedik. 8 ay boyunca karşıma çıkan 8 ayrı hâkimin gözlerinin içine bakmaya çalıştım; fakat biri hariç hiçbirinin gözüne bakamadım. Ben kimden ne almışım, bunun delili nedir? Ben kimden tek bir kuruş almışım — bunu iddia eden her kimse ortaya koysun; çünkü bu benim için cana kıymaktan bile ağır bir ithamdır, ailem için şeref kırıcıdır. Oysa emniyete ben kendi ayaklarımla gitmiştim. Söz konusu görüntülerim, daha sonra yandaş yayın organlarında "yakalandı" şeklinde servis edildi.
Valilik, "sorumluluğu yok" diyerek hakkımda soruşturma izni vermedi; ama aynı konuda iddianamede sorumlu tutuldum. Encümene sevk ve encümen kararlarında imzam olduğu için 16 aydır tutukluyum. Oysa Valilik, tek başına sonuç doğurmayan bir işlem nedeniyle hakkımda soruşturma izni vermiyor. İstanbul Valisi Davut Gül imzalı kararda da görülüyor: sorumluluğum bulunmadığından izin verilmedi. Soruşturma makamı valilikten izin istemiş olsaydı, valilik bu izni vermeyecekti. İsterseniz Valiyi tanık olarak çağırın. Ben, soruşturma izni dahi alınmayacak bir konu nedeniyle 16 aydır hapisteyim.
"ATMADIĞIM İMZADAN DOLANDIRICILIKLA SUÇLANIYORUM"
Deli gömleğini çıkaracağız diye uğraşıyoruz. Attığım imzadan ihaleye fesat karıştırma; atmadığım imzadan dolandırıcılıktan suçlanıyorum. Muhammen bedel ve şartnameyi hazırlayanlar nerede? İddianamede adları yok, şüpheli değiller. Kişileri hedef göstermek için söylemiyorum; hepsi masumdur, tutuksuz yargılansınlar. Ama iddianame bizi hedef gösteriyor. Bilirkişi raporlarını yazan kişi terfi etmiş, Sayıştay üyesi olmuş. Tesadüf gelmiyor bana.
Ben hiçbir zaman namusuma ve dürüstlüğüme gölge düşürecek bir işin içinde olmadım. 'Soruşturmaya fesat karıştırmak' diye bir suç var mı TCK'da bilmiyorum, ama bu konu ele alınmalı. AKP'li olursan bakan olursun, CHP'li olursan benim gibi Silivri'de yatan olursun, sevgiline uzaktan bakan olursun."
Mahkeme Başkanı duruşmaya bir saat ara verdi. Buğra Gökce aradan sonra savunmasına devam edecek. İmamoğlu, ise salondan ayrılırken kendisine seslenen izleyicilere "Hepinizi çok seviyorum, mücadeleye devam ediyoruz" diye karşılık verdi.
"İDDİANAME; 'BİZ SENİ KAFAYA TAKTIK, HER ADIMIN SUÇ' DEMEYE GETİRİYOR"
"İBB iştirakleri kendi tüzel kişilikleri ve Sayıştay denetimine tabidir. İddianamede bir karar verilsin: ihale yapsan suç, yapmasan suç; imza atsan suç, atmasan suç. Kimi ihaleyi parçaladığımız için, kiminde de parçalamadığımız için suçlama yapılıyor. "Biz seni kafaya taktık, senin her adımın suç" demeye getiriyor bu iddianame.
İBB'nin ecrimisil ve kira gelirleri 2014–2019 arasında 468 milyon lira iken, 2020–2025 arasında 4,5 milyar liraya çıktı. Gelirleri 9 kat artırmışız. Ecrimisil işlemleri bir seçim değil; İhaleler tamamlanana kadar kamu zararını önlemek için kullanılan yasal bir zorunluluktur.
İddianame iki ayrı kanunu birbirine karıştırıyor: 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ile 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu'ndaki kavramlar karıştırılıyor. Muhammen bedel ile yaklaşık maliyet aynı şey değildir; Yaklaşık maliyet gizlidir, muhammen bedel ise alenidir. İddianame bu temel ayrımı göz ardı ederek suç üretmeye çalışıyor. Muhammen bedelin düşük tutulması rekabeti azaltmaz, aksine artırır. Bir yeri ne kadar düşük bedelle kiraya çıkarırsanız o kadar fazla talipli bulursunuz. Buna rağmen iddianamede muhammen bedelin düşük tutulması ihaleye fesat anlamına geldiği ileri sürülüyor; Bu akıl alacak bir yaklaşım değil.
Bir genel sekreter yardımcısı olarak görevim, iştiraklerin yönetimi, denetimi ve koordinasyonu ile ilgili değildir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin kurumsal yapısı ve işleyişi, Ankara'da ve İzmir'de görüp deneyimlediğim yapılardan yalnızca ölçek olarak farklıydı.
"SAVCI, MURAT ONGUN EMRİNDE OLDUĞUMU İDDİA ETMİŞTİR; BU TAMAMEN GERÇEK DIŞI"
İddianame, belediyenin şemasından bir suç örgütü türetip benim de Başkan Danışmanı Sayın Murat Ongun emrinde olduğumu iddia etmiştir; bu tamamen gerçekdışıdır. İddia makamı, görev süremde encümene attığım tüm ihale sevk evraklarını suç unsuru olarak tarif ederek süreklilik içinde yoğun biçimde suça iştirak ettiğim algısı oluşturmaya çalışıyor. Oysa 20–25 yıllık tüm encümen ihaleleri incelense, onlarca genel sekreter yardımcısının benzer biçimde sonuçlanmış ihalelere aynı nitelikte imzalar attığı görülür; bu isimlerin bazıları sonradan devlet ricalinde görev almıştır. Aynı imzayı ben atınca suç, benden öncekiler için ikbal gerekçesi mi oluyor? Evrağın içeriği veya fiil değil de kimin imzaladığı mı önemli?
İştiraklerden işleri alan firmalarla bir irtibatım, tanışıklığım ya da menfaatim olmadığına göre, onların ihale alması için attığım imzalarla tüm kariyerimi çöpe atacak risklere girmem eşyanın tabiatına külliyen aykırıdır. Nitelikli dolandırıcılıkla kamuyu zarara uğrattığım iddialarını da kararlılıkla ve tüm varlığımla reddediyorum. Hakkımda iddianameye konulan HTS kayıtları ve telefon görüştüğüm söylenen kişiler de belediyemiz çalışanlarıdır; onlarla telefonda görüşmemden daha doğal bir şey olamaz.
"NECATİ ÖZKAN GÖRÜŞMELERİNİN ÖRGÜT FAALİYETİ OLARAK NİTELEMEYE ÇALIŞMAK AKIL ALIR GİBİ DEĞİL"
Genel sekreter yardımcısı olarak görev yaptığım dönemde Necati Özkan'ın ofisine hiç gitmedim; oraya gittiğim tarih, kamu görevi yapmadığım 2024 yılının sonlarıdır. Kaldı ki bir arkadaş, kurum ve nezaket ziyareti dünyanın hiçbir yerinde suç değildir. Gizli toplantı yapıldığı iddiaları da doğru değildir; bunlar bazı kampanya hazırlıkları kapsamında, kent uzmanlarının ve kampanya yürütücülerinin katıldığı toplantılardır. Necati Özkan'dan yeni görevim kapsamında öneri ve tavsiyeler aldığım görüşmeleri örgüt faaliyeti olarak nitelemeye çalışmak akıl alır gibi değildir.
İkinci husus, Akmerkez çevresinde verdiğim HTS kayıtlarının sözde örgüt üyeliğine gerekçe gösterilmesidir. Şu anda evli olduğum, o günkü nişanlımın evi Akmerkez'e 200 metre mesafedeydi; orada buluşur, alışveriş ve bazı ihtiyaçlarımızı oradan karşılardık. Orada HTS kaydı vermem son derece normaldir. Bu yöndeki ikamet kaydı ve bilgilerini tutukluluk incelemeleri kapsamında mahkemeye sunmuştuk; Dosyada olduğunu sanıyorum.
"TENZİL-İ RÜTBE OLARAK GELDİM"
Buradan bir örgüt çıkmaz; buradan bir Türkiye gerçeği çıkar. O da zamanı gelince anlaşılır. İddianamede Murat Ongun'a bağlı bir suç örgütü üyesi olduğum yazıyor; Oysa kendisiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ndeki görevim nedeniyle tanıştık -buna Ekrem Başkan- da dahildir. Altı yıl Genel Sekreter olarak çalıştım; Bana talimat verecek birisi daha anasının karnından doğmadı.
Tüm bu nedenlerle, sözde suç örgütünün hiçbir unsuruyla var olmadığını; tarafımca bunun görülmediğini, hiçbir surette, hiçbir örgütle tırnak ucu kadar bile temasımın olmadığını ve olamayacağını tekrar ifade etmek isterim. İBB'ye 2022 yılının ortasında geldim. O tarihe kadar Ekrem Başkan dâhil hiçbir arkadaşı tanımıyordum, irtibatım yoktu. Üstelik 2022'ye kadar 6 yıl İzmir'de genel sekreterlik yapmış biriyim; İstanbul gibi dev bir kente, özlük hakkım açısından geriye düşecek biçimde, 'tenzil-i rütbe' olarak da adlandırılabilecek şekilde genel sekreter yardımcısı olarak görev yapmaya geldim.
"ÖRGÜTTEN FAYDA SAĞLAMAYAN BİRİSİ NASIL ÜYE OLABİLİR?"
İBB'ye gelip bir makam ya da mevki de elde etmedim. Bu nedenle, çıkar amaçlı bir suç örgütüne hizmet etmek için bir gerekçem olduğu iddiası anlamlı ve mantıklı görünmemektedir. Üçüncü olarak, 'ikbal/gelecek' beklentisi üzerinden sözde çıkar amaçlı örgüte hizmet edildiği söylenebilir; ancak bu da benim için söz konusu edilemez. 2023 yılının Kasım ayı sonunda İBB'deki görevimden istifa ederek İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne aday adayı oldum; Ancak aday olarak seçilemediğim ortadadır. Örgütten fayda sağlamayan, üstelik talebi de olumsuz sonuçlanan birisi nasıl örgüte üye olabilir? Benim hikâyemi ve adaylığımı düşününce örgüt suçlamasının anlamsız ve dayanaksız olduğunu görmemek mümkün değildir.
Bütün hayatını bu mücadeleye adamış bir akademisyen ve meslek insanı olarak ne bir örgüt üyesi olabilirim ne ihaleye fesat karıştırıp menfaat sağlamaya tenezzül ederim, ne de dolandırıcılık yapmış olabilirim. Mal varlığımıza bakılarak dahi bu iddialar test edilebilir; Yapıldığını da biliyorum.
Cezaevine girince kesilen maaşım ve azalan gelirimiz nedeniyle, artan giderler karşısında geçim sıkıntısı yaşadığımızı da şerefle ifade ederim, şerefle. Maaşıyla yaşayan insanlar olarak bu 15 ayı aşan süreçte maddi ve manevi çok ağır bedeller ödedik. Çok ağır. Bu suçlamaları yapanların aklının ereceğini zannetmiyorum. Sizin gibi tutukluluk kararı verenlerin, adları sanları bilinmeden 15 gün cezaevinde kalmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu, Adalet Akademisi'nin gündemlerinden biri olmalıdır.
"DEMİR KAPILAR ARASINDA NİKÂH KIYDIK"
12 bin saatte ancak 24 saat ailemize dokunabildik. 9 Mart'ta buraya gelince bir insanla konuşma şansımız oldu. Biz hükümlü değiliz. İnsan, dışarıdaki hayatından koparıldığında önce zamandan; sonra sesten, renkten, kokudan kopuyor. 28 Mayıs 2025'te cezaevinde evlendim; Hayatı ertelememeye karar verdik, demir kapılar arasında bir nikâh kıydık. Kıymetli eşim Filiz Hanım’la umut etmeyi seçtik. Ne ilk ne de sonuncuyuz; Nitekim bizden yaklaşık iki ay sonra çok kıymetli meslektaşım ve birlikte yargılandığımız Gürkan Akgün de aynı cezaevinde Sinem Hanım’la nikâh kıydı. Birbirimizin nikâhına dahi katılamadık; Bu vesileyle kendilerini de kutluyorum. Fakat bugün, teknoloji çağında nikâh fotoğrafı olmayan iki çift varsa o biziz: Fotoğraflar çekildi ama 13 aydır verilmedi.
Bu yüzden mesnetsiz, hukuksuz ve haksız suçlamaları bütünüyle ve güçlü biçimde reddediyor; Sizlerin de hakkımı ve masumiyet karinesini 15 ay boyunca ağır biçimde çiğneyen bu uygulamalara son verip beni ivedilikle özgürlüğüme ve aileme kavuşturmanızı talep ediyorum."










