• BIST 97.726
  • Altın 145,645
  • Dolar 3,5781
  • Euro 4,0008
  • Ankara : 20 °C
  • İstanbul : 20 °C
  • İzmir : 19 °C
  • Çankırı : 24 °C
  • Antalya : 22 °C
  • Eskişehir : 11 °C

Barışa karşı olmak

Ömer Lütfi KANBUROĞLU

Son günlerin moda fantezisi oldu “barış”…

Barış istemek veya barışa karşı olmak, yeni trend bu…
 
Krezüs ne güzel söylemiş: “Barışta oğullar gömer babalarını, oysa savaşta babalardır gömen oğullarını”.
 
Kim ister oğlunu gömmeyi, ardından gözyaşı dökmeyi?
 
Elbette kimse istemez savaşmayı, savaşa gitmeyi. Herkes ister barışı, barış içinde yaşamayı…
 
Dikkat edin; savaş ve barış birbirinin karşıtı kelimeler, yani barış yapmak için önce savaşmak gerek.
 
Eğer yaptığımız savaş ise kiminle savaştığımızı ve bunun adını koymakta fayda var; yani Türkiye Cumhuriyeti devleti 30 senedir savaş halinde ve halkın bundan haberi yok mu?
 
Eğer bunca sene savaştaydık ve şimdi barış görüşmeleri başladıysa adına “barış süreci” denen bu süreç sırasında yapılan müzakerelerde “karşı taraf”ın kazanımları hep bölücü Kürt milliyetçiliği ile alakalı; yani biz Türkiye Cumhuriyeti olarak yıllardır Kürtlerle mi savaşıyorduk?
 
Devleti, ordusu, askeri olmayan insanlarla nasıl savaşılır? Bir devlet kendi vatandaşı ile nasıl savaşır? Örneğin, şimdi meczubun biri eline silah alıp dağa çıksa “ben Lazlara özgürlük istiyorum” dese hükümet bu dangalakla da “Laz ulusu” adına barış görüşmeleri başlatır mı?
 
Hükümetin PKK ile yürüttüğü ve adına “barış süreci” dediği görüşmelerinin özüne bakarsak biz yıllardır Kürtlerle savaşıyormuşuz. Eğer öyle ise Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlerin hepsini toplayıp bir esir kampına atmış olması lazım. Çünkü akıl danemiz, bir dediğini iki etmediğimiz ABD, ikinci dünya savaşı sırasında Japonya ile savaş halinde olduğu için ülkesinde bulunan ABD vatandaşı bütün Japonları aileleri ile birlikte toplayıp savaş boyunca esir kampında tutmuştu; yanlış okumadınız esir kampında ve hepsi kendi vatandaşıydı…
 
Ama bakıyoruz, biz Kürtleri savaştığımızı iddia ettiğimiz süre içinde cumhurbaşkanı, başbakan, dışişleri bakanı, içişleri bakanı, general, vali, mülkiye müfettişi, genel müdür, doktor, mühendis, hemşire yani aklınıza gelen ne varsa yapmışız. Bu işte bir yanlışlık yok mu?
 
Eğer savaşıyorsak Kürtlerin bu makamlarda işi ne?
 
Yok, savaşmıyorsak hükümetin PKK terör örgütü ile sürdürdüğü “barış” görüşmelerinde adına “Kürt sorunu” denilen ve Kürtlere federasyon kurdurtma operasyonun bir parçası olan planların işi ne?
 
Barışın muhatabı Kürtler ise savaşın muhatabı da onlar değil midir?
 
Peki, o zaman adına “Barış süreci” denilen ve sırf birilerinin “Başkanlık” heveslerini tatmin için ortaya atılan süreçte sona gelindiğinde insanlar eskiden “PKK terör örgütü” olarak bildikleri bu belanın sorumlularını Kürtler olarak görmeye başlamayacaklar mı?
 
Bunun ne kadar tehlikeli ve ayrıştırıcı bir süreç olduğu fark edilemiyor mu?
Bu yazı toplam 1728 defa okunmuştur.
UYARI: Okuyucu yorumları ile ilgili olarak açılacak davalardan Sözcü18.com sorumlu değildir.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Sözcü 18 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 539 871 23 98 | Haber Yazılımı: CM Bilişim