Av. Rüstem KARADENİZ

Av. Rüstem KARADENİZ

Bir toplumun aynası: Suça sürüklenen çocuklar

SON yıllarda kamuoyunda sıkça duyduğumuz bir kavram var: "Suça sürüklenen çocuklar".

Hukuki literatürde kısaca "SSÇ" olarak ifade edilen bu kavram, eskiden yalnızca hukukçuların ve adliye koridorlarının bildiği bir terimken bugün neredeyse herkesin gündemine girmiş durumda. Artık sadece duymakla kalmıyoruz; çoğu zaman bir haber başlığında, bir mahkeme dosyasında ya da ne yazık ki bir ailenin acısında karşımıza çıkıyor. Kimi zaman bir ailenin titreyerek büyüttüğü çocuğu suça sürüklenen bir çocuk oluyor, kimi zaman da başka bir ailenin evladının hayatını karartan bir olayın faili.

Bu durumun boyutunu anlamak için rakamlara bakmak yeterli. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2024 yılında suç olaylarına karışan çocuk sayısı 612 bin 651. Bu çocukların 202 bin 785’i suçu işleyen çocuk statüsünde, yani hukuki tanımıyla suça sürüklenen çocuk. Bu rakamlar bize açık bir gerçeği gösteriyor: Mesele artık münferit olayların ötesinde, toplumsal bir sorun haline gelmiş durumda.

Peki çocuklar neden suça sürükleniyor?

Bunun tek bir nedeni yok. Günümüz dünyasında sosyal medyanın etkisiyle çocukların rol modelleri değişti. Kısa yoldan para kazanan insanlar, hızlı yaşam tarzları, kolay yoldan zengin olma hayalleri… Henüz karakteri ve değer dünyası tam oturmamış bir çocuk için bu görüntüler güçlü bir çekim alanı oluşturabiliyor. Yanlış çevre, aile içi sorunlar, eğitimden kopuş ve ekonomik zorluklar da bu süreci derinleştiriyor. Sonuç ise çoğu zaman hem fail hem mağdur taraf için geri dönüşü olmayan acılar oluyor.

Toplumda bu olayların artmasıyla birlikte kamuoyunda doğal olarak “cezalar artırılsın” yönünde güçlü talepler yükseliyor. Mağdur ailelerin yaşadığı acıyı anlamak zor değil. Ancak ceza hukukunun amacı yalnızca cezalandırmak değildir. Ceza hukukunun bir diğer önemli amacı toplumu korumak ve suçluyu ıslah etmektir. Eğer çözüm yalnızca cezaları artırmak olursa, bu yaklaşım suçu ortadan kaldırmaktan çok cezaevlerindeki insan sayısını artıran bir sonuç doğurabilir.

Bugün kamuoyuna yansıyan birçok trajik olayda, suça sürüklenen çocuklar tarafından işlenen ve ailelerin evlatlarını kaybetmesine neden olan suçlara baktığımızda dikkat çekici bir gerçek ortaya çıkıyor. Türkiye son yıllarda genç yaşta hayatını kaybeden birçok evladın acısını yaşadı. İstanbul Kadıköy’de hayatını kaybeden Ahmet Minguzzi, İstanbul’da bıçaklı saldırı sonucu yaşamını yitiren Atlas Çağlayan, Tokat’ta saldırı sonucu hayatını kaybeden genç sporcu Berkay Melikoğlu gibi olaylar toplumun hafızasında derin izler bıraktı. Bu olayların her biri günlerce konuşuldu, tartışıldı ve unutulmayacak acılar bıraktı.

Ancak bu trajedilerin önemli bir kısmında dikkat çeken ortak bir nokta vardı. Fail olan çocukların çoğu adliye koridorlarına ilk kez gelmiş değildi. Sabıka kayıtlarına bakıldığında, daha önce kollukla, savcılıkla ya da mahkemelerle karşılaşmış oldukları görülüyordu. Yani bu çocuklar sistem için yabancı değildi. Daha önce ifadeleri alınmış, dosyaları açılmış, kimi zaman serbest bırakılmış çocuklardı.

İşte tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekir:

- Eğer o ilk karşılaşmada gerekli koruyucu ve destekleyici tedbirler zamanında ve etkin şekilde uygulanmış olsaydı, bugün yaşanan bazı acı olaylar ve belki de bazı çocuk ölümleri engellenebilir miydi?

Büyük ihtimalle "eve". Çünkü trajediler çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz; Aksine görmezden gelinen küçük işaretlerin zaman içinde büyümesiyle ortaya çıkar.

Oysa 5395 Sayılı Çocuk Koruma Kanunu, bu konuda önemli mekanizmalar öngörmektedir. Kanunun 15. maddesine göre suça sürüklenen çocuk hakkındaki soruşturma çocuk bürosunda görevli Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülür ve gerekli görüldüğünde çocuk hakkında koruyucu ve destekleyici tedbirlerin uygulanması talep edilebilir. Amaç bellidir: Çocuğu yalnızca yargılamak değil, onu suça götüren ortamdan uzaklaştırarak topluma yeniden kazandırmak.

Ancak uygulamada karşılaşılan en büyük sorunlardan biri de tam burada ortaya çıkmaktadır. Henüz 15–16 yaşlarında suç işlemeye başlayan bir çocuk, savcılık aşamasında çoğu zaman serbest bırakılmakta ve hakkında etkin bir tedbir uygulanmadığında şu düşünce gelişmektedir: "Bu suçun bir sonucu yok". Böylece suç davranışı zamanla pekişmekte, dosyalar birikmekte ve yıllar sonra mahkeme kararları kesinleştiğinde kişi cezaevine girmektedir. O zaman suçun bir bedeli olduğunu farkeder ama artık hem kendi hayatı hem de başkalarının hayatı çoktan zarar görmüş olur.

Elbette bir gerçek vardır: Bir çocuk da olsa, başkasının canına ya da malına zarar verdiğinde suç işlemiş olur. Kimse "çocuktur" diyerek bu gerçeği yok sayamaz. Ancak burada başka bir soru daha ortaya çıkmaktadır:

- Yapmaması gerekeni yapan çocuk suçluysa, yapması gerekenleri yapmayan kurumlar tamamen masum mudur?

Çünkü belki de zamanında atılacak birkaç doğru adım, bugün Kadıköy’de Ahmet Minguzzi’nin, İstanbul’da Atlas Çağlayan’ın, Tokat’ta Berkay Melikoğlu’nun ve adını hiç duymadığımız daha nice çocuğun hayatını kurtarabilirdi. Belki o ilk müdahale yapılmış olsaydı, bugün bazı evlerde bir sandalye daha dolu olacaktı.

Unutmayalım ki; Suça sürüklenen çocuklar yalnızca bir adli dosya değildir. Onlar aynı zamanda bir toplumun aynasıdır. O aynaya baktığımızda sadece suç işleyen bir çocuğu değil; Aileyi, eğitimi, sosyal politikaları ve kurumların işleyişini görürüz.

Ve belki de artık sormamız gereken asıl soru şudur:

- Bir toplumun gücü, çocuklarını ne kadar ağır cezalandırdığıyla mı ölçülür, yoksa onları suça sürüklenmeden önce ne kadar koruyabildiğiyle mi?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Okuyucu yorumları ile ilgili olarak açılacak davalardan Sözcü18.com sorumlu değildir.