• BIST 1.084
  • Altın 460,837
  • Dolar 7,3653
  • Euro 8,7151
  • Ankara 27 °C
  • İstanbul 28 °C
  • İzmir 34 °C
  • Çankırı 27 °C
  • Antalya 39 °C
  • Muğla 36 °C

Gavur'a döl verilmez!

Ömer Faruk ERYILMAZ

“Koleji bitirdikten sonra misyoner amcamla birlikte Hint gezisine çıktık. Ben gezinin yarısında Hint ticaret şirketlerinden birine memur oldum ve gezimi Kaşmir’e dek uzattım. Kaşmir şehrine görünüşümü değiştirerek girdim. 
Orada Avrupa soylular dünyasının vazgeçilmezi olan Kaşmir yünlerinin dokunduğu tezgahlar vardı ve dünyanın altınları sırf bu keçi yününden elde edilen dokumalar yüzünden oluk oluk Kaşmir’e akıyordu.

İngiltere’ye döndüğümde bilimden anlayanlara sordum. Orta Asya keçilerinin iklim itibariyle Britanya adasında yaşayamayacaklarını anlattılar.” diye başlıyordu hikayesine Stayvers.

Romandaki(*) adı Stayvers olsa da gerçek adı “Sir William Harborne” idi bu İngiliz casusunun.

“Bir gün yolum Doğu’ya düştü, Osmanlı İmparatorluğu'nda bankalar açılıyor, demiryolu ayrıcalıkları alınıyordu. Büyük bir ticaret şirketi beni Osmanlı topraklarında inceleme yapmakla görevlendirdi. Ben Doğu’da gezmeye alışmıştım. Bu kez tüccar olduğumu açıktan söylemeyip, kendimi ilahiyat uzmanı olarak tanıttım.

İlahiyat uzmanı sözü öyle güzel bir anahtarmış ki, bana, başka dinde fakat iyi kalpli, saf, içtenlikli bir çok meslektaşın kalbini açtı.

Bu dostlar, ‘müftü’, ‘imam’ denen sürü sürü adamlardı. Bunların çok iyiliklerini gördüm. Nereye gitsem onları buldum.

Bir gün bunlarla sohbet ederken, ‘dinlerimiz ayrı da olsa dinsizliğe karşı bir cephedeyiz’ deyince eski zaman paşası coştu coştu da başındaki uzun püsküllü, giymeye yeni alıştığı kırmızı fesini atıp, beyaz takkesiyle kaldı. Boynuma sarılıp, şapır şupur öptü. Sıkı fıkı dost olduk. İncelemelerde bana kolaylık göstermeleri için validen bir de tavsiye mektubu aldım. İşim işti….”

Romandaki adı, Stayvers, gerçek adı Sir William Harborne olan casusu Osmanlı topraklarına gönderen büyük bir ticaret şirketi değil, düpedüz Kraliçe Elisabeth’ti ve tam yetkili bir İngiliz Elçisi olarak görevlendirmişti.

Kraliçe Elisabeth, Sir William Harborne’dan, politik faaliyetlerinin yanı sıra Türkiye’de bazı ticari ve teknik olguları da öğrenmesini ve İngiltere’ye getirmesini istiyordu.

Bu konular ve işlevler şunlardı;

- Türkiye’de kumaşları maviye boyamakta kullanılan çivit tohumu (anile) ve fidanı İngitere’ye getirilecek. Bunun nasıl hazırlandığı ve karıştırıldığı öğrenilecek.

- Türkiye’de boyacılıkta kullanılan bütün otlar bulunup İngiltere’ye getirilecek.

- Yaprakları, tohumları veya kabukları, yahut odunu boyacılıkta kullanılan bütün ağaçların tohumu veya fidanı İngiltere’ye getirilecek. Bu işte kullanılan bütün bitkiler ve çalılar İngiltere’ye getirilecek.

- Boyacılıkta kullanılan bütün topraklar, madenler, bunların bulunduğu yerde iyice incelenecek. İngiltere’de bu gibi yerlerin çabucak nasıl tanınacağı öğrenilecek.

- Boyacılıkta kullanılan maddelerden başka, bir boyama sanatı da öğrenilecek.

- Türkiye’deki her çeşit kumaş ve bu kumaşların bütün üretim aşamaları incelenecek.

- İki Türk boyama ustası ne pahasına olursa olsun İngiltere’ye getirilecekti…

***

Yeniden romanımıza dönelim ve dinlemeye başlayalım Stayvers’i.

“Ben validen tavsiyeyi alır almaz Anadolu içlerine doğru geziye başladım. Elimdeki kağıdı gören herkes selam durdu. 

Yürüdükçe mevsim değişiyor ağaçlar bodurlaşıyordu. Niyahet dümdüz, bazı yerleri otluklarla yeşermiş yaylalara girdik. Bir öğlen vakti gözüme bir sürü ilişti. Sandım ki Kaşmir’deyim. Atlarımızı sürüye sürdük. Sürü bize yaklaştı, biz sürüye. Parlak tüylü, tıpkı Orta Asya’daki gibi kıvır kıvır tüylü, parlak renkli keçiler önümüzden geçmeye başladılar. 
Yanımdaki zaptiyeye 'Bunlar nedir?' diye sordum. 'Buna tiftik derler' dedi. 'Bundan çok var mıdır?' dedim, 'dağlar taşlar kadar' dedi.

Zaptiye çavuşu valinin emir çavuşu idi ve valinin emriyle bana eşlik ediyordu.

Çavuşa dilimin döndüğü ölçüde ve Doğu Dilleri Okulunda öğrendiğim Türkçe ile, ‘Bu hayvanlar pek hoşuma gitti, bir çift almak isterim acaba fiyatı nedir?’ dedim. ‘Para ne demek Çelebi’ dedi. O ‘para istemez’ ben ‘parasız olmaz’ derken, çobana bahşiş vererek alma konusunda anlaştık.

Süklüm püklüm yanımıza gelen çobana ‘Çelebi valinin dostudur, bir çift tiftik keçisi vereceksin, biri erkek, biri dişi olacak, Ağa’ya söyle benim için, vali paşanın emriyle de’ diyen zaptiye çavuşu, iki oğlağı terkesine attı.

İki oğlağı aldıktan sonra yolumu derhal İstanbul yönüne çevirip, denize çıktım. Bir ay sonra bizim Leydi’ye bir çift keçi takdim ettiğim zaman çok sevindi.”

Romandaki Stayvers’in İngiliz Elçisi Sir William Harborne olduğunu öğrendikten sonra, yine romanda anılan ‘Leydi’nin Kraliçe Elisabeth olduğunu bilmemek tarihe karşı haksızlık olur.

Evet, Kraliçe Elizabeth bir çift oğlak sahibi olduğuna çok sevinmişti ama bu keçiler İngiltere adasında yaşayamayacaklardı.

Üzerinde güneş batmayan toprakların sahibi Kraliçe için çözüm mü yoktu? Arandı tarandı ve Kap yaylalarının ikliminin, Anadolu iklimiyle aynı olduğu öğrenildi. 

Gerisi kolaydı. Britanya’dan Güney Afrika’ya getirilen keçilerin (bir yıllık denemeden sonra) buraya uyum sağladıkları anlaşıldı. Görev yeniden elçi  Sir William Harborne’e düşüyordu.

Yine onun ağzından, yani romandaki adıyla Stayvers’ten dinleyelim hikayenin gelişmesini.

“Deneme başarılı olunca, ertesi yıl yeniden Anadolu gezisine çıktım. Valinin maiyetlerinin ve jandarmanın dostluğu ile istediğim kadar hayvanı alıp buraya getirmenin mümkün olacağına emindim.

Türkiye’de öyle parlamento falan olmadığından memurları, valileri yerli yerinde buldum. 'Sizi çok seviyorum, ayrılığınıza ancak bir yıl katlanabildim' dediğim zaman Doğulu dostlarımın gözleri yaşardı, dertlerini döktüler.

İkinci gezimde anlıyordum ki, onlar bana bir Müslüman’a gösterilen saygıyı ve değeri gösteriyorlardı. Dahası benim gizliden gizliye İslam dinine girdiğimi söyleyenler bile varmış. 

Gene geziye çıktım. Vali paşanın çavuşu Sıddık Ağa’ya götürdüğüm hediye ağızlık çok hoşuna gitti. Onunla bu defa daha iyi ahbap olduk. Bana keçileri sordu. İyi olduklarını söyleyip, ‘Sıddık Ağa ne olur, birkaç tane daha bulalım’ dedim. Gözlerinin parıltısından anladığım isteğini birkaç çil Mecidiye altınla hallettim.

ankara-tiftik-kecisi-resim-012.jpg

Her neyse biz yola düzüldük. Yolumuz üstünde birçok sürülerle karşılaşıyorduk. Gözüne kestirdiği bir sürünün önünde durduk. Zaptiyenin çağırdığı çoban zangır zangır titreyerek geldi. Zaptiye ‘Bize yedi dişi, yedi teke ayır iyi olsun. Dipçiği başında paralarım, anladın mı hödük?' dedi. ‘Başüstüne’ deyip koşa koşa gitti çoban.

Fakat beş dakika geçti çoban gözükmedi, on dakika geçti çoban meydanda yok. Onbeş dakika geçti çobanın uzaktan sesi bile gelmiyor.

Jandarma, emrinin yerine getirilmemesine sinirlendi. Sıddık Ağa sövdü, saydı, küfür etti, eli titredi. Kükrer gibi bağırdı. ‘Hey herif dağı taşı yakarım, sürüden bir tel yün bulamazsın, haydi köpek!’ 

Bu seslerden sonra çoban fundalıkların arasından göründü. Bize doğru yürüdü, fakat eli boştu. Jandarma atından hışımla yere atladı. Elindeki Çerkes kamçısı kalktı indi, kalktı indi. Çoban ‘Etme ağam, benim ne suçum var? Ağalar ‘vermeyiz’, kadınlar ‘uğursuzluk olur’ diyorlar, ben ne yapayım. Mal benim değil ki..' dedi ve sustu.

Jandarma kamçıyı bir daha şaklattıktan sonra; ‘Haydi var, o ağaları buraya gönder’ dedi.

Çoban koşar adım giderken biz de düştük peşine. Köy meydanındaki söğüt ağaçları altındaki ihtiyarların önünde duran çoban, bir ihtiyarın kulağına eğilip, ‘Kurban olayım ağam, ağamın derdini dinle’ deyip jandarma çavuşunu işaret etti. Hürmetle ayağa kalkan ihtiyar, yiyecek, içecek ikram edecek olsa da, jandarma çavuşu ‘Ağa bana bak, ben laf istemem. Bizim karnımız tok, duracak değiliz... Parasıyla mal istiyoruz, mal...’ diye kükredi.

‘Çoban dediydi’ diye söze başladı ihtiyar köylü. ‘Canımız kurban emriniz baş üstüne. Amma!’ diye devam edecekti ki, Sıddık devreye girip, ‘Vaktimiz yok, laf dinleyemem... Haydi hayvanlar!’ diye bağırdı. 

‘Etme ağam, kulun kölen olayım... Bunu etme bize. Yine sen bilirsin ama hayvan verecek olursak uğur gider!’ diyordu ki, çavuş kamçıyı ihtiyarın başında şaklattı. Kadınlar çocuklar bağrıştılar. Jandarma bağırdı, ‘Haydi davarları…Parasıyla beeee...’

Kanla dolan gözlerini yenleriyle silen ihtiyar, başını yerden zorla kaldırarak, ‘Sıddık Ağa, Çelebi’ye mal verilmez, bu atalardan kalmadır. Gözümüze, dizimize durur.’ diyerek bağırdı ve hepten sustu.

***

Osmanlı ekonomisinin bel kemiği ve en çok gelir getiren dış satım ürünü, tiftik yününden elde edilen kumaştı.

Başta Ankara olmak üzere; Zir, Çankırı, Beypazarı, Nallıhan ve Kalecik’te bin 355 tiftik tezgahı bulunuyor ve her yıl bu tezgahlarda dokunan 20 bin top kumaş yurt dışına satılıyordu.

Güney Afrika’da bulduğu altın madenleri sayesinde zenginleşen Avrupalı, tüketim toplumuna dönüşüyor, Ankara ve çevresindeki yerlerde dokunan tiftik kumaşlar, ipek kadar ilgi görüyordu. Türkler'in dokuduğu tiftik kumaşının ünü tüm dünyaya yayılıyor ve tiftik keçisi Avrupa’da ‘Ankara Keçisi’ (Angora Goat) adıyla anılmaya başlıyordu. 

Öyle ki, bu kumaşın ticaretiyle uğraşan Türkler artık İngiltere ve İtalya’nın bazı şehirlerine yerleşecek derecede alım satım işlerini genişletiyorlardı. Gün geldi İngiltere, Hollanda, İtalya gibi Avrupa ülkeleriyle, Arap ülkelerine satılan Ankara tiftik kumaşına öyle büyük talepler oldu ki, Anadolu’daki tiftik kumaşı üretimi bu talepleri karşılayamaz duruma geldi.

İşte tam bu aşamada Avrupa “Bize işlenmiş tiftik kumaşı yerine işlenmemiş ham tiftik yünü verin, biz kendimiz dokuyalım. Ya da bize damızlık Ankara Keçileri satın” demeye başlamışlardı.

Dünyadaki Ankara “Tiftik Keçisi” ve “Tiftik kumaşı” tekelini kırmaya yönelik bu çabalar karşısında Osmanlı Sultanları; işlenmemiş ham tiftiğin dışsatımına kesin yasaklar getirmişlerdi. Kısaca Avrupa’ya sadece işlenmiş tiftik ürünleri ve tiftik kumaşları satılacak, ne damızlık olarak Ankara Keçisi ne de ondan üretilen ham tiftik yabancılara satılabilecekti.
Ankara keçisini ve işlenmemiş tiftiği Anadolu’dan alamayan Avrupalı devletlerin ve tüccarların yapacakları tek şey kalmıştı. Keçileri Osmanlı sınırları dışına “kaçırmak”...

***

Romandaki adıyla Stayvers ya da gerçek adıyla Sir William Harborne, paşaları, valileri ikna etmek için kılıktan kılığa giriyor, dini kullanıyor, hediyeler, rüşvetler veriyordu. Tek derdi, Güney Afrika’da yetiştiğini kanıtladığı bu hayvanlardan elde edebildiği kadarını İngiltere'ye götürebilmekti.

Ancak ne İstanbul’daki Sultan izin veriyordu buna ne de Anadolu halkı... 

Ne yaptı, nasıl yaptı, kimleri hangi İngiliz oyunlarıyla ikna ettiği bilinmese de, günün birinde elde ettiği 12'si erkek (teke) 1'i dişi (anaç) keçiden oluşan küçük sürüyü bindirdiği vapurla Afrika’ya doğru yelken açtı Sir William Harborne. 

İngiliz’in oyunu olurdu da Anadolu ermişinin oyunu olmaz mıydı? Olurdu elbet.

Vapurun güvertesinde güle oynaya yolculuk yapıp, hayal üstüne hayaller kuran İngiliz ajanı, yanında götürdüğü 12 erkek keçinin kendisine verilmeden önce kısırlaştırıldıklarını bilmiyordu. 

Anadolu’nun çarıklı köylüsü çok kötü alay etmişti İngiliz damızlık avcısıyla.

***

Tam bu yıllarda İngiltere’de buharla çalışan makineler icat edilmişti ki, İngiltere’de ip eğirme ve kumaş üretiminde kol gücünün yerini bu makinelerin alması ve bunların buharlı dokuma tezgahına dönüşmesiyle fabrika işi ucuz İngiliz kumaşları gümrük duvarlarına yığılmıştı. 

Anadolu kumaş üretimi ciddi tehdit altındaydı.

***

Sadece Ankara Tiftik Keçisi ve onun tiftiğinden üretilen dokumalara değil, sömürgesi Hindistan’ın Kaşmir bölgesinde üretilen “Kaşmir” yününe de savaş açmıştı İngilizler.

Öyle ki, Hindistan’da Hintli dokumacıların ellerini, parmaklarını keserek el işi ip eğirme ve kumaş üretimine son vermiş, Hindistan’ın yerli dokumacılığını kanla, şiddetle yok etmiş ve İngiliz malı fabrika işi kumaşlarına Asya’da Pazar açmışlardı.

***

Osmanlı sömürgesi değildi İngiltere’nin ama ayrılıkçı iç ayaklanmalarla uğraşıyordu. 1837'de Mehmet Ali Paşa isyanıyla bunaldığı günlerde 18 yaşındaki Victoria Kraliçe olarak İngiltere tahtına çıkıyordu. 

Mehmet Ali Paşa’ya karşı, Osmanlı padişahı 2. Mahmud’la 1838 de Balta Limanı Anlaşmasını imzalayarak, Osmanlı tahtının Mehmet Ali Paşa’nın eline geçmesini önlemek karşılığında, İngiliz mallarına uygulanan gümrüğü kaldırtıyor, böylece bir yandan Osmanlı pazarını ucuz İngiliz fabrika kumaşlarıyla doldurarak, Türk yerli dokuma sanayisini yok etmeye yönelirken, bir yandan da ham tiftik ve damızlık Ankara tiftik keçisinin yabancılara satışını önleyen yasakları deliyordu.

Osmanlı’nın sanayisini, ticaretini, dirliğini, düzenliğini bir daha hiç düzelmeyecek şekilde baltalayan 1838 Balta Limanı Antlaşmasından sonra, İngiliz Albay Handerson Ankara’dan seçtiği damızlık tiftik keçilerini Güney Afrika’da özel olarak kurulan İngiliz çiftliklerine götürmüş, çoğaltmış ve böylelikle 1856’ya gelindiğinde İngiltere, Osmanlı’nın 1838’e dek kıskançlıkla koruduğu tiftik kumaşı tekeline son vermişti.

(*) Çıkrıklar Durunca Sadri Etem Ertem, 1. Basım Resimli Ay Matbaası 1931, 2. Basım Yeni Basım /Temmuz 2001 

(**)

Yararlanılan Kaynaklar;
Cengiz Özakıncı’nın değişik tarihlerde kaleme aldığı yazılar.
Metin Erksan’ın “Türkiye – Avrupa Topluluğu İlişkileri”

Bu yazı toplam 1845 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 1
UYARI: Okuyucu yorumları ile ilgili olarak açılacak davalardan Sözcü18.com sorumlu değildir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Sözcü 18 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 05333732940